Anna Karenina’nızı Nasıl Alırdınız?

Anna Karenina’nızı Nasıl Alırdınız?

Klasik eser okurlarının (kitabını seçmişler için söylüyorum) ilk tercihi, sanırım yayınevi oluyor. Çevirmen tercihi bundan daha sonra, daha bilinçli bir okur kitlesi tarafından yapılıyor. Bilmediği bir dildeki eseri okuyacak kişi için hayati önem taşıyan iki unsur bunlar. Peki ama çevirmenleri yeterince tanıyor muyuz, ya da yayınevlerine duyduğumuz güven hak edilmiş bir güven mi?

Gazete ve dergilerdeki kitap yazılarında, çevirmenlerin duru, akıcı Türkçesinden, yayınevinin titiz çalışmasından söz edildiğini okuruz hep. Ancak bu yazılar genellikle yayınevi reklamlarından alınma, basmakalıp ifadelerdir ve çoğunlukla gerçeği yansıtmamaktadır. Eleştiri yazılarına ise bloglar ve bağımsız okur grupları dışında pek rastlamıyoruz. Çoğu çeşitli yayınevlerine angaje olmuş eleştirmenlerin ‘tanıtım yazısı’ yazmaktan başka pek bir şey yaptığını da, sanırım görmüyoruz. Böyle bir ortamda, çevirinin nasıl olduğunu, yayınevinin (editörü, redaktörü, dizgicisi hatta grafikeri ile) nasıl bir iş çıkardığını değerlendirecek ve gerekirse kral çıplak diyecek kişilere büyük bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu kişilerin de yine bloglardan ve (bu yazıyı da barındıran) bağımsız gruplardan çıkacağına inanıyorum.Madem biz bize kaldık…

Yordam Edebiyat, Anna Karenina’yı Hasan Âli Ediz çevirisiyle basmaya hazırlanırken redaksiyon ekibine katıldım.Bu sırada, karşıma çıkan kimi ifadeler, beni zorlayan kimi cümleler için, başka edisyonlara bakma ihtiyacı duydum. Seçtiğim yayınevleri, ‘klasik eserler için en doğru adres’ diye düşündüğüm Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları ve klasik serisi için yaptığı reklam kampanyası hâlâ hatırımda olan ve duygusal olarak da sempati duyduğum İletişim Yayınevi oldu. Bu yöntemi benim icat ettiğimi sanmıyorum; başka birçok çevirisi olan eserlerle çalışan kişilerin, sadece ihtiyaçtan değil, düpedüz merak ettikleri için de başka edisyonlara baktığını sanıyorum, bakmak gerektiğini de düşünüyorum.

Bu süreçte çeviriler arasında öyle farklılıklarla karşılaştım ki, bazı bölümlerde orijinal metni kontrol etmek üzere, bir çevirmenden görüş aldım. (Ben ben deyişim, yazının sadece beni bağladığını ifade etmek içindir, yanlış anlama olmaz da yine de belirteyim.) Eserde eser miktarda yer alan Fransızca ve Almanca cümlelerin kontrolü için yine bu dillerin erbaplarına başvurdum. Hasan Âli Ediz’in çevirisini kontrol ettiğimi, çevirmenin altmışlı yıllar Türkçesiyle kurduğu kimi cümleleri basitleştirip imla yanlışlarından arındırdığımı düşünürken, -kısaltacağım müsaadenizle-  İş Kültür Yayınları ve İletişim’in baskıları hakkında oldukça fikir sahibi oluyordum. Söz ettiğim farklılıklar ilgimi öylesine çekmişti ki, bir süre sonra bunu oyuna dönüştürüp, rastgele açtığım sayfaları üç çeviride de izlemeye başladım.

Değerlendirme ya da karşılaştırma yazıları pek yazılmıyor diyordum ya, eski bir blogger olarak bu yazıya tamamen bu sorumluluk duygusuyla niyetlendim işte. Ben yazmasam, sen yazmasan, değil mi ama efendim.

Yazmaya karar verince, okuma sırasında aldığım notları bölümlere ayırıp, çeşitli kategoriler oluşturdum: Çeviri Hataları, Bozuk/Düşük Cümle, Kişi ve Yer Adlarının Yazılışı, Dipnot Bilgileri, Metindeki Edebi Değerin Korunması, Yabancı Dildeki Cümlelerin Yazımı, Yazım Yanlışları,  Kelime Tercihi, Kelime Çeşitliliği, Noktalama İşaretlerinin Kullanımı gibi bölümlerdi bunlar. Notlara geçmeden önce, elimdeki eserlerin Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Hasan Âli Yücel Klasikler Dizisi, Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisi ve Mayıs 2016 tarihli VII. Basımı ve İletişim’in, İletişim Klasikleri, Ergin Altay çevirisi, 2015 tarihli I. Baskısı olduğunu belirtmeliyim. Daha önemli bir diğer not da, bu yazının Anna Karenina özelindeki bir değerlendirme yazısı olduğudur. Hiç kimsenin çevirmenliğini, redaktörlüğünü ya da yayıncılık seviyesini değerlendiriyor değilim. Bu yayınevi başka bir kitabı iyi basmış olabilir, şu çevirmen o kitapta daha iyi bir iş çıkarmış olabilir. Bilemem. Ben Anna Karenina’ya üç ayrı gözle baktım ve şimdi bunu paylaşıyorum.

Çeviri Hataları

En olmasın istediğimiz bölümden başlayacağım. Yayınevine ve çevirmene güvenmek zorunda olduğumuz, hata kabul etmeyeceğimiz, başka edisyonlarla ya da orijinal metinle karşılaştırma olanağımızın olmadığı durumlarda niteliği hakkında fikir sahibi olamayacağımız,  ben sana mecburum bölümü:

Ergin Altay

“Saatin kaç olduğunu, Bryanski’ye gidecek zamanı olup olmadığını düşünüyordu“(273)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“… saatin kaç olduğunu, Bryanskiy’e gidecek zamanı kalıp kalmadığını düşünmemişti.”(252)

Hasan Âli Ediz

“…saatin kaç olduğunu ve Briyanski’ye gitmeye vakti olup olmadığını düşünmedi bile.”(cilt I, 283)

– Adam düşünüyor mu düşünmüyor mu? Baktım, düşünmemiş. İlk örnekteki düşünüyordu neden?

Ergin Altay

“Onlarla oynamak için anımsayacaksın sen çocuklarını, bense zavallıların mahvolduklarını düşüneceğim hep. Mahvolduklarını biliyorum.” (55)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Sen çocukları, onlarla oynayacağın zaman hatırlıyorsun, bense onları hep düşünüyor ve şimdi mahvolduklarını biliyorum.”(52)

Hasan Âli Ediz

“Sen çocukları onlarla oyun oynamak istediğinde hatırlıyorsun, benimse hep aklımdalar ve şu anda perişan bir durumda olduklarını biliyorum.”(cilt I, 52)

Kip farkı ifadeyi nasıl da değiştiriyor. Ergin Altay yine fark yaratmış:)

Ergin Altay

“… Bir kez de ben çağırmalıyım onları yemeğe, seksen beş kapiklik bir sos yapmalıyım.” (204)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Bizim de onları çağırmamız gerekiyordu. Ben de seksen beş kapiklik bir sos yaptım, herkes çok beğendi.”(178)

Hasan Âli Ediz

“Benim de onları yemeğe çağırmam lazım geldi. Ben de onlara seksen beş kapiklik bir sos ikram ettim, hepsi pek beğendiler.” (cilt I, 209)

Romanda bu durum, geçmiş bir olayın anlatılışı şeklinde. İlk örnekteki kadın, çağırmalıyım diyor hala.

Ergin Altay

Karenina’nın yüksek sosyeteden olması…” (252)

Ayşe Hacıhasanoğlu

Karenin’in yüksek mevkide bulunması…” (229)

Hasan Âli Ediz

Karenin’in yüksek mevkiinden…” (cilt I, 260)

Ergin Altay’ın Karenin ismine eklediği o bir harf, Anna’yı iş yaşamına sokuyor ve hatta yüksek bir mevkiye getiriyor. Sanki paralel boyutta başka bir roman yazılıyor.

Ergin Altay

“Arabaya binip koru yoluyla köye gittim, senin beslemen bir kıza rastladım. …..Kız,…dedi.” (352)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Ormanda biraz oturdum, oradan köye geçtim, sütninene rastladım.” (339)

Hasan Âli Ediz

“Orada sütninene rastladım.” (cilt I, 366)

Ergin Altay

“Levin burada, köyde, çocukların her zaman cana yakın bulduğu Darya Aleksandrovna’nın yanında çocuksu bir neşeli ruhsal durum içine girmişti gene. Darya Aleksandrovna’nın onda pek sevdiği o çocuksu neşeli halini almıştı.” (363)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Burada, köyde, çocuklarla ve cana yakın bulduğu Darya Aleksandrovna’yla birlikte olmak, onu Darya Aleksandrovna’nın da özellikle sevdiği, o sık sık kapıldığı neşeli, çocuksu ruh haline soktu.” (352)

Hasan Âli Ediz

“Levin burada, köyde, çocuklarla ve ona pek sempatik görünen Darya Aleksandrovna ile o çocuksu neşeli hâlini almıştı.” (cilt I, 378)

Kimin kimi cana yakın bulduğu konusunda Ergin Altay yine yalnız kalmış. Karşı ekip ise çok güçlü, Hasan Âli Ediz, Ayşe Hacıhasanoğlu ve Tolstoy var.

“çocuksu bir neşeli ruhsal durum içine girmişti gene” de bonus tabi.

Ergin Altay

“Herkesin Mişka dediği Prenses Kalujski ile arasındaki ilişkinin aslı nedir?” (397)

Ayşe Hacıhasanoğlu

Hasan Âli Ediz

Burada ne mi var; Kalujski prenses değil prens. Kadın değil, erkek yani. Bunun için diğer çevirilere, orijinal metne bakmaya da gerek yok üstelik.  Ergin Altay bir önceki sayfada Prens Kalujski demiş zaten. Dahası bahsedilen kişinin erkek olduğu metinden de anlaşılıyor.

Ergin Altay

“… saf sığırtmaç İvan, kendi ailesini bir araya getirip bir kartel kurdu, sürünün ortağı oldu.” (447)

Ayşe Hacıhasanoğlu

Hasan Âli Ediz

TDK – Kartel: Tekelci sermaye piyasasında, birtakım ticaret, üretim kuruluşlarının, genellikle kazanma veya başka kuruluşlara karşı tutunabilme vb. amaçlarla aralarında kurdukları dayanışma birliği.

Saf sığırtmaç İvan’ın ailesiyle birlikte kurduğu “şey” kartel değil, artel. Küçük bir kooperatif yani. ‘Kapitalist kuruluş birliği’ nere, yoksul köylülerin dayanışma birliği nere. Olay tümden değişiyor burada, cümle artık ‘çeviri’ olmaktan çıkıp özgün bir hal alıyor. Peki okur metne müdahale mi istiyor?

Ergin Altay

“Oysa şimdi, kökleşmiş görüşleri tartışmaya değmeyecek kadar değersiz sayan, açık açık ‘Evolution’ ve yaşama savaşıdır yalnızca var olan, hepsi o kadar,’ diyen bir edebiyat içinde bulmuştur kendini.” (598)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“..ama şimdi eski görüşlerin tartışmaya değer bile görülmediği, sadece évolution, seçim, var olma mücadelesi gibi sözlerle yetinilen bir anlayışa düşüyorlar.”(611)

Hasan Âli Ediz

“..oysa şimdiki hazırlop edebiyatta eski görüşlerle tartışmak zahmetine bile katlanmıyorlar; yalnız évolution, doğal ayıklanma (ıstıfa), hayat mücadelesi gibi sözlerle yetiniyorlar, hepsi bu kadar.(cilt 2-46)

En sevdiklerimden biri var sırada:  Anna’nın gözleri ne renk?

Ergin Altay

“… yeşil gözleri…” (115)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“…gri gözleri…” (83)

Hasan Âli Ediz

“… gri gözleri” (cilt 1-115)

“duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini… İmza: Anna”

Göz rengi meselesi burada bitmiyor.

Ergin Altay

Avukatın kül rengi gözleri (478)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“…gri gözleri…” (481)

Hasan Âli Ediz

“… gri gözleri” (cilt 2-502)

Ergin Altay

Annuşka’nın çok açık mavi gözleri (941)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“…gri gözleri…” (983)

Hasan Âli Ediz

“… gri gözleri” (418)

Grinin elli tonu. Ne çare ki Ergin Altay gri rengi sevmiyor, yazar ne derse desin, kullanmak istemiyor.

Söylediğim gibi çoğu rastgele açılmış sayfalarda bulduğum hatalardı bunlar. Ayşe Hacıhasanoğlu çevirisinde hiç mi rastlamadım, rastladım. İki tanesi:

Ergin Altay

“Evet, kardeşim, kadın dediğin her şeyin üzerinde döndüğü bir burgudur.” (90)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Evet kardeşim, kadın, her şeyin üzerinde dönen bir vidadır.” (55)

Hasan Âli Ediz

“Kadın, üzerinde her şeyin döndüğü bir vidadır.” (cilt 1-88)

Ergin Altay burgu diyerek jüri puanını yine alıyor.

Ergin Altay

“Levin, genç kızın bu aydınlık bakışından onun Vronski’yi sevdiğini anlamıştı. Sözle söylenmişçesine kesin anlamıştı bunu.” (102)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Ve Levin, onun elinde olmadan parlayan gözlerinin tek bir bakışından Kiti’nin bu adamı sevdiğini, hem de bunu ona sözcüklerle ifade etmiş olabileceğini anladı.” (68)

Hasan Âli Ediz

“Levin, genç kızın gözlerinde elinde olmayarak tutuşan bu bakıştan, bu genci sevdiğini, hem de bu sevgisini sözle kendisine söylemiş kadar kesin olarak anladı.” (cilt 1-101)

Daha iyi bakan bir göz kim bilir daha neler bulur. Benim bile notlarım buraya alıntıladıklarımdan fazla. İlginç olan, Notos’un 62. sayısında yayımladığı En İyi 100 Çeviri listesinde Ergin Altay’ın Anna Karenina’sına yer verilmiş olması. 279 kişilik o jüride kimler, hangi nedenle bu çeviriyi seçtiler, anlamak güç.

Ama fikir vermiştir bu alıntılar, geçelim.

Bozuk/Düşük Cümle

Yeni bölüm, aşk bu kızılötesi yaralı müzesi hareket edemem bölümü. İş Kültür’ün genel olarak temiz bir iş çıkardığını düşünüyorum. Birkaç yerde ‘ne-ne’ kullanımında hataya rastladım, o kadar. Onlarla zaman kaybetmektense biraz beyin jimnastiği yapalım derim.

“Kadınların çirkin, basit erkeklere böyle bir şeye tutulduklarının çok olduğunu duymuştu.” (İletişim, 69)

“…dünyada kendini en yakın alayına, arkadaşlarına hissetmesiydi böylesine sevilmesinin nedeni.” (İletişim,252)

“Stepan Arkadyeviç, ağzını açmadan, yalnızca çeneleriyle esnedi.” (İletişim, 250)

“Şimdi köyde, her şeyden uzakta daha bir sık görmeye başlamıştı mutluluğunu.” (İletişim, 356)

“Atını, ağabeyinin beslemesi bir kadının kocası yaşlı arkadaşının evinin önünde bırakıp içeri girdi.” (İletişim, 369)

“Havayı dalgalandıran görkemli sesler duyulmaya başladı peş peşe: ‘Rab-bim-in-a-dı-kut-sal-o-la!” (İletişim, 579)

Dikkatli bir gözün, sayfalarla oynamayıp kitabı baştan sona okuyan bir gözün, daha fazlasını bulacağını düşündüğüm bu hatalarda, çevirmenin değil yayınevinin sorumlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Hasan Âli Ediz okuması sırasında benim yaptığım da metni bu tip hatalardan arındırmaktan başka bir şey değildi. Gerçi kim bilir ben neler bıraktım arkamda:) Canım onu da başka okurlar bulsun.

Kişi ve Yer Adlarının Yazılışı

Şimdiki bölüm, ellerin ismini ezberledin de / bir benim adımı öğretemedim bölümü:

Yausk Köprüsü (İletişim,185)

Taleyran (İletişim,199)

Nijegorod garı (İletişim, 941)

Tver Bulvarı (İş Kültür,31)

Petersburg tren istasyonuna gitti (İş Kültür 78)

Bogolova İstasyonu (İş Kültür,130)

İyi ki Google var, iyi ki Google Maps var diyorum. Bu isimleri, o yerlerin isimlerinin bu hallerini haritada bulamayacaksak anlamı ne, diyorum.Köprünün adı Yausk değil, Yauza. Adamcağızın adı Talleyrand. Garın adı Nijni. Cadde Tverskaya Caddesi. Petersburg değil Moskova garından söz ediliyor. İstasyonun adı Bologoye olacak. Özen göstermek gerekmez mi?

Dipnot Bilgileri

Şimdiki bölüm, başka bir kültürün izlerini taşıyan, yabancı dildeki bir okumada, çevirmen rehberliğine en çok ihtiyaç duyduğumuz bölüm. Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup bölümü:

Üç çevirmenin de dipnotları, aslında dipnot algıları birbirinden farklı. Ayşe Hacıhasanoğlu temiz ve dürüst çevirisine rağmen pek dipnot yanlısı değil. Eserde geçen Fransızca ve Almanca sözcüklerin tercümesini vermekle yetinmiş diyebilirim. Ergin Altay’ın dipnotları ise yer yer Hasan Âli Ediz’in dipnotlarıyla benzerlik gösterse de hem az hem hatalı. Dipnot bahsinde Hasan Âli Ediz meslektaşlarına açık ara fark atıyor.

Nasıl ve ne şekilde olduğunu örneklemek isterim.

– Stiva Oblonski, Levin, Korsunski, Nikolay Levin, Agafya Mihaylovna, Karenin, Yaşlı Prens Şçerbatski, Serpuhovskoy, Komisarov gibi karakterlerin kimlerden ilham alınarak yazıldığı bilgisine sadece Ediz yer vermiş.

-Petersburg ve Moskova’daki popüler kültür ortamına dair Ediz’in dipnotlarında çokça bilgi var. İnsanlar neler konuşuyor, Tolstoy’un bahsettiği şu kararname de nesi, dönemin öne çıkan kişileri (bankerleri, devlet adamları, sanatçıları vd.) kimler, mahkeme salonunda prizma ne arıyor, Rus düğün gelenekleri nasıl, aynı şekilde boşanma sistemi nasıl işliyor, hangi söyleyiş özelliği nasıl bir anlam içeriyor gibi bilgiler, şahsen bir okur olarak beni oldukça ilgilendirdi.

-Romanda geçen ve alıntı olduğu özellikle belirtilmeyen dize, şarkı sözü, bilmece gibi öğeleri sadece Ediz açıklamış. Sözgelimi romanda, “Şu ünlü bilmeceyi hatırlatıyor,” mu denmiş; döneme ait bir bilgi olan bu bilmeceyi Ediz veriyor. “Tula’da bir kral vardı, diye Fransızca bir şarkı tutturdu,” denmiş ya da. Bunun, Faust’ta, Gretchen’ın şarkısının başlangıcı olduğunu Ediz söylüyor. “Ben, oynak, yavuz atları, bazı belirtilerinden, sevdalı gençleri de gözlerinden tanırım,” cümlesi var mesela. Bu mısraların, Puşkin’in Anakreon’dan çevirdiği 55. Ode’den alınma olduğu bilgisi İş Kültür’de yok ama İletişim’de var. Ama bu dipnot araştırılarak değil kopyalanarak, üstelik yanlış kopyalanarak yazılmış gibi duruyor. Çünkü Ode (lirik bir nazım şekli, gazel) yerine oda denmiş. “55. Oda’dan alınma.”

-Tolstoy’un yaptığı kimi sözcük oyunları da dipnotlarda yer alıyor. Sadece Ediz’in yer verdiği bu oyunlardan bazıları şöyle: Vronski karakterinin Alman mimarla konuşurken, Rusça bir kelimeyi Alman aksanıyla söyleyişindeki sözcük oyunu, Maslov Katka adındaki sözcük oyunu ya da Tolstoy’un yevrey kelimesi yerine jid kelimesini kullanışına dikkat çekmesi, Tolstoy’un bilerek yanlış yazdığı Latince cümleyi belirtmesi, gibi.

“İki tekerlekli arabadaki siyah ata bakıp, içinden bu atın ancak bu arabayla gezinti için iyi olduğuna ve bu sıcakta, tek bir atla kırk verst gidemeyeceğine karar verip, alaycı bir şekilde gülümsedi.” Bu cümle için İş Kültür’de dipnot yok. İletişim, “Arabacı Fransızca ‘promenade’ (gezinti) sözcüğünü yanlış kullanıyor.”(770) demekle yetinmiş. Oysa “Arabacı, beylerin konuşmalarından kaptığı anlaşılan ve “gezinti” anlamına gelen Fransızca “promenade” kelimesini yanlış olarak kullanmakta, bu da metinde özellikle belirtilmektedir,” dipnotuyla, artık arabacı da okur için bir karaktere dönüşüyor.

-Bir diğer söz oyunu hem Ayşe Hacıhasanoğlu hem de Hasan Âli Ediz tarafından fark edilmiş, çeviri sırasındaki kelime tercihlerini de bu oyun çerçevesinde yapmışlar. “Benimle Kral arasında nasıl bir fark vardır? Kral denetim yapar, bundan kimse yararlanmaz. Ama ben denetim yaptım, üç kişiyi sevindirdim. (dipnot: Stepan Arkadyeviç burada bir kelime oyunu yapmaktadır; Rusçada “Ayırma”, “Boşatma” anlamına gelen Razvod sözcüğü, aynı zamanda “Denetim” anlamına da gelmektedir. Hasan Âli Ediz, 587)“Benimle hükümdar arasında nasıl bir fark var? Hükümdar teftiş yapıyor ve bunun hiç kimseye yararı olmuyor, oysa ben bir boşanma gerçekleştirdim, üç kişiye faydası dokundu. (dipnot: Tolstoy burada hem teftiş hem de boşanma anlamlarına gelen razvod sözcüğünü kullanarak sözcük oyunu yapıyor. Ayşe Hacıhasanoğlu, 565) Ancak Ergin Altay çevirisinde, şakalarıyla ünlü Stiva karakteri aracılığıyla yapılan bu oyun fark edilmeyip, razvod ilk anlamıyla kullanılmış : “Mareşalle benim aramda ne fark var?’ diye soracaktı. “Mareşal ayırıyor karı kocayı, hiç kimseye bir yararı dokunmuyor bunun. Oysa ben ayırdım, üç yararı oldu.” (Ergin Altay, 556 )

-Romandaki olay, kişi ya da yerlerin Tolstoy’un hayatındaki yansımalarına yine Ediz yer vermiş. Sözgelimi, Kiti’nin gittiği kaplıcanın Tolstoy’un abisinin tedavi gördüğü kaplıca oluşu, Vronski’nin annesinin tutumunun, kaynağını Tolstoy’un halasından aldığını, hatta Tolstoy’un bunu İtiraflar’ında da yazdığı, romanda numara yerine isim verilen tek bölüm olan “ölüm” ün, Tolstoy’un yaşamındaki karşılığı, Levin ve Kiti arasındaki defter alışverişinin Tolstoy ile karısı arasında da yaşanmış olması, hatta Levin’in evlilik teklifi sahnesinin, Tolstoy’la karısı arasında yaşananın aynısı olduğu bilgisi, yine sadece Hasan Âli Ediz’in dipnotlarında var.

-İş Kültür’ün diğerlerinden farklı tek dipnotu, “Başlıklarını değirmenin arkasına attılar,” cümlesinde var. Bu cümle Hasan Âli Ediz’de yok, Ergin Altay ise “mercimeği fırına verdiler” olarak almış.

-Schulze, Delitzsch ve Mühlhausen hakkında bilgi de yine sadece Ayşe Hacıhasanoğlu’nda var.

-Her üç yayınevinin de birleştiği ender dipnotlardan biri, Homyakov dipnotu. İş Kültür, Homyakov için Panislavist demiş ancak Homyakov Slavofil’dir, bu bilgi hatalı. İletişim hemen eli artırmış ve metinde “Bütün Yapıtları’nın 2. Cildi” ifadesini kullanmış. Ancak böyle bir toplu eser, toplu basım olmadığı gibi orijinal metinde de bu, böyle yer almıyor. Homyakov, gıyabında kitap çıkarıyor.

Üç kitaptaki dipnot karşılaştırmalarına dair notlarım, baktım şimdi, 62 taneymiş. Hepsini buraya almak mümkün değil, amaç da değil. Benim gibi dipnot zenginliğini çevirmende tercih sebebi olarak gören okurlar için aydınlatıcı (ve yeterli) olmuştur diye düşünüyorum.

Metindeki Edebi Değerin Korunması

Sıradaki bölüm edebiyatın haz boyutu, güzellik boyutu. Çevirmenin yazarı sırtlayıp, kendi dil ülkesinin güzelliklerinde gezdirme becerisi belki de. Bölüm adı her kuş bülbül olmazmış / her çiçek de gül Ayşe

Elbette bunlar kişisel düşüncelerimin, kişisel beğenimin yansımaları olacak. Hiçbir haklılık iddiam yok. Okurken iç çektiğim bazı paragraf ya da cümlelerde, Ayşe Hacıhasanoğlu’nun ne yaptığını merak ederek aldığım notlar bunlar. Ergin Altay’ı neden mi almadım. Bilmem?

Ergin Altay

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Ona söylesem mi? Ama şu anda mutlu olduğum için, içimde bir umut doğacak kadar olsun mutlu olduğum için de söylemeye korkuyorum ya zaten.”(41)

Hasan Âli Ediz

“Ona şimdi söylesem mi?. Şimdi mutlu olduğum için, hiç değilse umut mutlusu olduğum için söylemekten çekiniyorum.”(cilt 1-75)

Umut mutlusu benim kulağıma çok hoş geliyor.

Ergin Altay

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Küçük konuk odasının bir köşesine gidip kendisini bir koltuğa bıraktı. Tuvaletinin çok hafif olan eteği incecik bedeninin çevresinde bir bulut gibi yükseldi; güçsüzce bırakılmış zayıf, çıplak, tatlı genç kız eli pembe jüponun pililerinin arasında kayboldu; öbür elinde bir yelpaze tutuyor ve hızlı, kısa hareketlerle alev alev yanan yüzünü yelpazeliyordu. Ancak incecik bir otun üzerine biraz önce konmuş ve her an havalanmaya, gökkuşağı rengindeki kanatlarını açmaya hazır bu kelebek görünümünün aksine korkunç bir umutsuzluk yüreğini yakıyordu.”(110)

Hasan Âli Ediz

“Küçük misafir salonuna geçerek kendisini bir koltuğa attı. Tuvaletinin, havadan yapılmış gibi ince etekleri, incecik vücudunun çevresinde bir bulut gibi yükseldi. Dermansızca bırakılmış çıplak, zayıf, narin genç kız kolu, pembe jüponunun kıvrımları arasına batmıştı. Öteki eli ile bir yelpaze tutuyor, kısa, hızlı hareketlerle, yanan yüzünü yelpazeliyordu. Her ne kadar bu hâliyle, çimenlerin üzerine yeni konmuş, şimdi neredeyse havalanarak renkli kanatlarını açacak olan bir kelebeği andırıyorsa da, korkunç bir umutsuzluk yüreğini sıkıyordu.”(cilt 1-143)

Ergin Altay

(Dayanamadım, az önce Ergin Altay’a da baktım)

“Aleksey Aleksandroviç, alaylı bakışlar arasından geçerek, bir bitkinin ışığa yöneldiği gibi, kontesin sevgi dolu bakışına kaptırmıştı kendini, ona gidiyordu.”(656)

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Sıra sıra alaycı bakışlar arasından geçerek bir bitkinin ışığa doğru uzaması gibi o da doğal biçimde kontesin sevgi dolu bakışına gidiyordu.”(674)

Hasan Âli Ediz

“Aleksey Aleksandroviç çevresini kuşatan alaycı bakışların sıra dayağından geçerken, tıpkı bir bitkinin ışığa yönelişi gibi kendiliğinden, Kontes Lidya İvanovna’nın aşk dolu bakışlarına doğru çekiliyordu.” (cilt 2-109)

Ergin Altay

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Levin, yüreğinin daha hızlı atmaya başladığını ve gerilim içindeki işitme duygusunda birden sanki bir sürgü çekilmiş gibi bütün seslerin uzaklık ölçüsünü yitirip düzensiz, ama açık bir şekilde onu etkilemeye başladığını hissederek: -Gel, gel, Stiva! diye bağırdı. Stepan Arkadyiç’in ayak seslerini duydu, bunları atların uzaklardan gelen ayak sesleri sandı, üzerine basarak köklerini kırdığı bir saz kümesinin gevrek sesini büyük çulluğun uçuşu diye düşündü. Arkasında yakın bir yerde, ne olduğunu anlayamadığı bir de şapırtı duydu. Ayağını basacağı yeri seçerek köpeğe doğru ilerliyordu. –Tut!”(755)

Hasan Âli Ediz

“Buraya gel, Stiva, buraya!’ diye bağırdı ve birdenbire, zorlanan işitme duygusunun üzerinden âdeta bir sürgü kalkmış gibi, mesafelerin koyduğu sınırlamalardan kurtulan bütün sesler karmakarışık, ama olağanüstü bir durulukla kulaklarına gelmeye başladı. StepanArkadyeviç’in ayak seslerini duydu ve bunları uzaklardan gelen nal sesleri sandı; üstüne basıp, otları kökünden sökerek kırdığı bir saz kümesinin çıkardığı gevrek çıtırtıyı duydu, bunu havalanan bir su çulluğunun kanat sesi sandı. Arkasında, pek de uzak olmayan bir yerde bir şeye yoramadığı bir su şıpırtısı da duydu. Basacağı yeri seçerek köpeğe yaklaştı: ‘Aport!” (cilt 2-191)

Diğer cümlelerdeki berraklığın yanı sıra ve onlardan hiç de az önemde olmamakla beraber, tut kelimesi yerine aport’un kullanılmasının başlı başına önemli olduğunu düşünüyorum. Aport, avcılıkta kullanılan özel bir kelime ve anlamı “Avın veya kendisine gösterilen şeyin üzerine atılıp getirmesi için köpeğe verilen buyruk sözü.” Tam yerinde kullanılmış.

Ergin Altay

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Bu arada yatağın ayakucunda Lizaveta Petrovna’nın becerikli ellerinde, daha önce hiç olmayan, kendisine verilen hakla ve önemle yaşayacak ve kendisine benzeyen döller yetiştirecek bir insanın hayatı kandildeki alev gibi sallanıyordu.”(929)

Hasan Âli Ediz

“Bu arada da yatağın ayakucunda, Lizaveta Petrovna’nın becerikli elleri arasında, o ana kadar mevcut olmayan bir insanoğlunun hayatı, bir kandil alevi gibi titreşiyordu. Bu insanoğlu şimdi kendisine verilen aynı hak ve aynı önemle yaşayacak ve kendisi gibi döller yetiştirecekti. (cilt 2-366)

Ergin Altay

Ayşe Hacıhasanoğlu

“Ve Anna’nın okuduğu kaygılarla, aldatmalarla, dertlerle, kötülüklerle dolu kitabı aydınlatan mum, her zamankinden daha parlak ışıldayarak daha önce karanlıkta kalan her şeyi aydınlattı, çıtırdamaya başladı, sönmeye yüz tuttu ve sonsuza dek söndü.” (999)

Hasan Âli Ediz

Anna’nın, okumakta olduğu, üzüntülerle, aldatmalarla, acılarla, kötülüklerle dolu kitabı aydınlatan mum, her zamankinden daha parlak bir ışıkla parladı, Anna için eskiden karanlıkta kalan her şeyi aydınlattı, sonra, titremeye, kararmaya başladı ve ebedî olarak söndü.” (cilt 2-434)

Yabancı Dildeki Cümlelerin Yazımı

Son bölümü kitapta sıkça geçen Fransızca cümlelerin yazımına ayırdım. Bunu, yayınevi tutumu olarak değerlendiriyorum. Bu eserleri sadece benim gibi Fransızca bilmeyenlerin okuduğunu düşünmediğim için de bu hataları okura saygı olarak algılıyorum. Bölüm adı Mang Wani Mplulele.

-On cublie la Patti pour elle (693) cublie değil oublie

-Allons, c’est curicux (736) curieux.

-mais à ce ponit (760) point

-İl est tres gentil et naif (779) Il .. très..naïf

-Mais il ne faut pas laisser le pauvre Veslovski et Tuşkeviç vont se morfondre là dans le batenau. (782) vont yok, son kelime de bateau.

-Cela n’est pas un pisaller. (788) pis-aller

-Passer pardessus (789) par dessus

-Mais pardon, il est un peu toque (795) toqué

-Donnez lui main (919) la main

-Chambres garneis (930) garnies

-Je me fais coiffeur par Tyutkin (947) coiffer

Anna Karenina pdf olarak bana geldiğinde, içinde bundan da çok hata vardı. Bir kısmının taramadan (Cem Yayınevi baskısı optik okuyucu ile taranmıştı) kaynaklandığını düşünsem de (sorte! sortel olarak çıkmış mesela ya da rien, ricn olarak), gayet yanlış yazılmış kelimeler de içeriyordu, une yerine un yazılması gibi. Aksan işaretlerinin de çoğu eksikti. Fransızca bilmediğim için gördüğüm her kelime ya da cümleyi Google translate aracılığıyla çözmeye, düzeltmeye çalıştım önce. Ama bu yeterli olmadı ve yayınevi aracılığıyla bir bilenden yardım istedim. Ertesi gün dokümanım hazırdı ve sorun çözülmüştü.

Merak ettiğim, dün bir bugün iki amatör bir son ütücü olarak benim bile yapabildiğim bu şeyi İletişim neden yapamıyor? İş Kültür yapıyor (onların da birçok Fransızca cümlesini kontrol ettim ama bir hata bulamadım), İletişim neden yapamıyor?

Yazım yanlışları, noktalama işaretlerinin kullanımı ya da yazım tercihleri gibi alt başlıklarda aldığım notlar da var. Ancak bunlara yer vermeyi gerekli görmüyorum. Zor bir iş ve anladığım kadarıyla hata mutlaka kalıyor. Yayınevlerinin tekrar tekrar okuma yaptırması bir çözüm olabilir ancak. Hâlihazırda redaksiyon yapan birçok insan olduğu gibi bu niteliğe haiz birçok okur olduğuna da inanıyorum. Bu iş için vereceği paraya acımazsa yayınevleri, hem mümkün olduğunca hatasız kitap çıkar hem de birçok insan gelir elde eder, diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, Anna Karenina’ya ‘alıcı göz’le, okur gözüyle baktığımda en başarılı bulduğum çevirmenin Hasan Âli Ediz olduğunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Zaten ona, onun cümlelerine güvenmeseydim, kolay kolay bu karşılaştırmalara girişemezdim sanıyorum. Ayşe Hacıhasanoğlu’nun (ve onun nezdinde) İş Bankası Kültür Yayınları’nın da yeterli, temiz, iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum, söylediğim gibi dipnotlar ve edebi lezzet hariç. Ergin Altay ve İletişim yayınlarının bu kitapta çıkardığı iş hakkındaki düşüncelerim ise yukarıdaki notları okuyan sizlerden farklı değil. Ha peki, çevirmeni iyi de, Yordam Edebiyat’ın Anna Karenina baskısı nasıl.  En zayıf yönünün kapağı olduğunu düşünüyorum. Bir insan bir kapağı ne kadar sevmeyebilirse o kadar sevmedim. Tek tesellim, rafta duracak ve ben kitabın sırtını göreceğim sadece.

Bitirirken, zahmet edip bu yazıyı okuyacak kadar meraklı ve dikkatli tüm okurları karşılaştırmalı değerlendirme yazıları yazmaya çağırıyorum. Belki yayınevlerini daha iyi işler yapmaya teşvik edebiliriz bu sayede. O bayıldığımız edebiyat için, okuma tutkumuz için. Diyorum ya, biz bize kaldık.

Yorumlar

Yorumlar: 32
  • Dilan Keyvan harikulade bir iş çıkarmış; eline, aklına sağlık. Keller, körler ve sağırların birbirini ağırladığı yurdum “eleştiri” ve tanıtım yazıları ortamında, böyle somut dayanaklarla “Kral Çıplak!” diyebilen kalemlere müthiş ihtiyaç var. İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Anna Karenina’yı geçen yıl okumuş, genel olarak memnun kalmıştım. Fakat keşke elimde elektronik kopyası olsa da içinde kaç tane “kıpkırmızı oldu” geçiyor sayabilsem diye düşündüğümü hatırlıyorum. Kızarmak, kıpkırmızı olmak, pembeleşmek ve hatta belki morarmak diye nitelendirilebilecek bütün durumlarda insanlar “kıpkırmızı” oluyordu; haliyle ben de yer yer sinirden kıpkırmızı olmuş olabilirim. :))

  • comment-avatar

    “Anna Karenina’nızı Nasıl Alırdınız?” Ayrıntılı, bilgi veren, yol gösteren bir yazı olmuş. Ama ortalama okuru düşününce, “Teşekkürler, biz almayalım, bu kadar ayrıntının içinde boğulamayız biz” demelerinden korkuyorum. Uzun süredir, “hiç değise sanatın ve edebiyatın daha iyi kurallarla yönetilmesi” konusu kafamı kurcalıyor. Elbette sanat kusursuzluğu arıyor, aramalı. Bilimse, ulaşabildiklerini daha iyi anlamaya, onların ötesini görmeye çalışıyor. Bir yanda da sıradan insanlar, onların seçimlerine ve yaşamlarına göre biçimlenen bir dünya var. Okuma yazmayı pek az bilenlerden, en gelişmiş yazı biçimlerinin ötesine geçerek yeni anlatım sistemleri ve diller kurabilen yazarlara uzanan; çok geniş bir aralıkta, okuyanlar ve yazanlar var. Bu yeni iletişim fırsatlarını değerlendirmenin en iyi yollarından biri, yayın dünyasının bu tür değerlendirmeleri dikkate alarak seslendiği kesimlere daha nitelikli ürünler sunması olabilir. Yazarlar, çevirmenler, yayın yönetmenleri, editörler, eleştirmenler, okuyucular; kitaplara ve yayın dünyasının geleceğine önem ve değer veren herkes, “Daha iyi nasıl olabilir?” sorusuna yeni yanıtlar arayabilirler.

  • comment-avatar
    Deniz 9 ay

    Ben bu yazıyı okumadan Anna Karenina alacak olsam büyük ihtimalle İletişim’inkini alırdım. Bu nedenle güzel ve aydınlatıcı yazınız için çok teşekkür ederim, elinize sağlık. Bu konuda gözüm açıldığından beri çok şaşkın ve biraz da kızgınım, neler okumuşumdur acaba bugüne kadar diye. Hoş, açıldı da ne oldu, tek tek her kitabın karşılaştırmalı çevirisini bulmak mümkün değil ki… Çağrınız çok yerinde, umarım hak ettiği cevabı alır.

  • comment-avatar
    Simlâ Sunay 9 ay

    Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş’unu okuyorum. Dizgi hataları beni şaşkına çevirdi. YKY yayını ve Behçet Necatigil çevirisi… Ardından bu yazıya rastladım. Sanırım edebiyat kurulları “en iyi” den önce bu yanlışları temizlemekle meşgul olmalı. Yazı için kutlarım.

  • comment-avatar
    Avar 9 ay

    Çok aydınlatıcı bir yazı, yerinde bir eleştiri. Sıradan okuyucuların bir çoğu için fazla ayrıntılı gibi görünse de bir eserin çevrildiği dilde anlaşılabilir, okunabilir nitelikte olabilmesi için çok gerekli bilgiler bunlar. Peşpeşe kurulmuş bozuk cümleler, okurun (belki de bende bu böyle) eseri okuma şevkini kıracak kadar soğutuyor. İlk gençliğimde okuduğum Anna Karenina’yı ellili yaşlarımın başında tekrar alıp, başladıktan sonra bir türlü ilerleyemeyişinçmin sebebi olabilir. Eve gittiğimde çeviriyi kimin yaptığını kontrol ederek bir de bu gözle okumaya çalışacağım. 🙂

    • comment-avatar
      Acar 9 ay

      Avar değil Acar olacaktı… 🙂

  • Sayın Keyvan, cesaretiniz umudumuzdur. Keşke aynı hassalığı biz de eleştiri de gösterebilsek. Yahut dava dilekçelerimizde. Av. Cihat Duman

    • Namuslular da en az namussuzlar kadar cesur olmadıkça… diye başlayacağım ve fakat çok klişe olacak Sayın Duman. Çok haklısınız. Daha fazla cesaret hepimize lazım.

  • Simla, YKY’nin kitapları dizgi yanlışlarıyla meşhur. Ürettikleri kusurlu malın parasını bana iade etmelerini talep ettim kamu önünde, duymazlıktan geldiler. Ama susacak, görmezden gelecek değiliz. Böyle böyle okuru ciddiye almaya, ürettikleri “malın” kalitesinden sorumlu olduklarını anlamaya mecbur olacaklar. Umutluyum ben.

  • comment-avatar
    Arzu Altınanıt 9 ay

    Çok güzel bir inceleme olmuş. Kaleminize sağlık. Çevirdim oldu diye meslektaşlara gelsin. 😀

  • comment-avatar
    Uğur Büke 9 ay

    Güzel bir çalışma. Elinize sağlık. Örnekleriniz konusunda şu an yorum yapamayacağım, önümüzdeki günlerde benim çevirim de yayınlanınca bu konuya dönmek isterim. Ancak benim merak ettiğim, başka bir şey var; sanırım üç çeviri için de geçerli, kitaplardaki prens ve prenses bolluğu sizi hiç şaşırtmadı mı? Bunlar geçekten prens mi, prenses mi?

  • comment-avatar
    Hakan 9 ay

    Merhaba. Bu yazının sonuna kadar ilgiyle okunduğunu bilmek yazanına küçücük bir mutluluk verecekse diye yazıyorum. Lise yıllarımdan beri kafa yorduğum ve içinden çıkamadığım çeviri eser okuma olayına bir set de siz çektiniz şimdi, bende okumayı reddetmeye varacak kadar keskin olan bu tespit ve türevleri olan tartışmalar bir boyut daha aldı. Her neyse, şimdi buna benzer bir kıyaslamalı okuma çalışmasına gireceğim ve işe yarar bulgular olursa sizinle paylaşacağım. Çok güzel bir iş çıkarmışsınız, bu emek kutlanmalı. Sağlıcakla kalınız.

  • comment-avatar
    Nesrin 9 ay

    Oldukça ilham verici bir yazı olmuş, ellerinize sağlık. Merkezinde okura saygının yer alması bir okur olarak mutlu etti beni. Saçma gelecek belki ama, ne yani ben önemli miyim, o kadar mı önemliyim, dedim 🙂

    Bi de yazıdaki bölüm başlıklarını tek tek googleladım, çok güzel şiirler, şarkılar seçmişsiniz, kutlarım. Sevgiler Dilan hanım:)

  • comment-avatar
    ERCAN ŞEN 9 ay

    Hay Allah tam da MEB Yayımlar Dairesinin yeniden bastığı bazı klasikleri görünce ne kadar önemli bir iş olduğunu da görmüş olduk.
    Sektördeki adı kendinden büyük yayınevlerine bakmaktansa mütercime bakan okuyucuları (kendimi de) kutluyorum.En başta da Dilan hanımı.Eline sağlık.

  • comment-avatar
    Şensev 9 ay

    Acaba çevirmenlerin üçü de Rusça’dan mı çevirmişler, merak ettim.

  • comment-avatar
    Şekip Altunkan 9 ay

    Elinize saglık Dilan Hanım, nefis bir karşılaştırma yapmışsıniz. Savaş ve Barış’i Yordam Yayınlarından aldım ve okudum. Otuz yıl ara ile bu ikinci okumam. Nefis bir ceviri. Ayrıca ciddi bir redaksiyondan geçmiş izlenimini edindim. Tam Anna Karenina’yi almayı düşünüyordum, çeviri konusunda tereddütlerim vardı. Sizin yazınız ilaç gibi geldi. Hemen bugün sipariş vereceğim. Yordam Yayınlarını da sizin gibi redaktörlerle çalıştığı için kutlamak istiyorum. Ah bir de hardcopy ile birlikte e-kitaplarını da yayınlasalar çok iyi olurdu.

  • comment-avatar
    blackreader 9 ay

    Tebrikler, uzun süredir bu kadar keyifli bir eleştirisi yazısı okuduğumu hatırlamıyorum. bu yazıyı iletişim’dekiler gördü mü acaba merak ettim, tepkileri ne oldu?

    • Görüp görmediklerini bilmiyoruz, fakat twitter hesabımıza son derece olumlu ve yoğun tepkiler aldık.

  • comment-avatar
    Ege 9 ay

    Merhaba,

    Sağolun karşılaştırmanız için. Kendi görüşümdür, Ergin Altay çevirisi okumaktan vazgeçtim. Ben bir tek İngilizceyi kitap okuyacak seviyede biliyorum. Bir de Rusça öğreniyorum. İngilizce’de bile çevirmenler(Türkçe çevirilerinde) genelde kitabı öldürdüğü için orijinal dilinden okumaya gayret ediyorum. Çok ender olarak kaliteli çeviriler görebiliyorum. Kafalarına göre cümleleri eksiltiyorlar.

    Hadi diyelim Rusça’yı da iyi seviyede öğrendim ve Rus Edebiyatını da orijinal dilinden okudum. Ama çözüm bu değil ki. Her kitabı düzgün okumak için her yazarın ana-dilini mi öğreneyim? Balzac okumak için de Fransızca mı öğrenelim.(Dante için italyanca mı mesela?) Bir de o kadar fahiş fiyat biçiyor bu yayınevleri kitaplarına. Kimse kusura bakmasın iletişim özellikle böyle. Ee o zaman kardeşim fiyatının hakkını vereceksin. Sen sadece benden para kazanmıyorsun ki, bütün sürümden o kadar para kazanmak istiyorsun. O halde benim de hataya tahammülüm yok.
    Bu sebeple emin olamadığım taktirde, en azından işimi biraz daha güvenceye almak adına İş Bankası Hasan Ali Yücel Serisini tercih ediyorum.

    Daha fazla bu tarz eleştiri metinlerine ihtiyacımız var ki, çevirmenler, yayınevleri akıllarını başlarına alsınlar.

  • comment-avatar
    Dilek Zaptçıoğlu 9 ay

    Bu harika yazı için çok teşekkür ederim. Tecrübemle uyuşuyor. Yazara ve çevirmene saygısızlık, yayınevinin kitaba özen göstermemesi ile başlıyor. Öncelikle İletişim gibi birkaç kişinin “self publishing house”una (kendi dükkanı mı desek?) dönüşmüş kuruluşlardan kaçınmak gerek. Genç çevirmenler, bu tür yazılar sayesinde, bizim gibi her şeyi yaşayarak (ve üzülerek, kızarak, zaman kaybederek) öğrenmek zorunda kalmayacaktır. Nasıl ki iyi yayınevi iyi çevirmenle çalışmak istiyorsa, iyi çevirmenin de yayınevini seçmesi gerekiyor.

  • comment-avatar
    eylül 9 ay

    Çevirmenlerin yegane otorite sayıldığı, eksik taraflarını göstererek eleştirilme özelliklerini en az yazarlar kadar yitirdikleri ülkemizde böyle karşılaştırma ve inceleme yazılarına şiddetle ihtiyaç var. Güzel bir iş çıkarmışsınız; yine de yayınevlerinin başlarını kuma gömüp, bunları işlerine gelmediği için görmezden geleceklerini düşünüyorum. Okurları bilinçlendirmek ve gözlerini açmak hususunda çok daha faydalı olacaktır.

  • comment-avatar
    Emre Erzurumlu 9 ay

    Saygıdeğer yazar, bu yazı adeta ilaç gibi geldi bizlere. Türkiye’de tercüme edebiyatın ne kadar rezillik içinde olduğunu birilerinin ayrıntılarıyla göstermesi gerekiyordu artık. Benim de rahatsızlığımı zirveye çıkaran an iştahla başladığım Can Yayınlarından Genç Werther’in Acıları’nın Genç Emre’nin Acılarına dönüşmüş olmasıdır. İnsan kendi yazdığı cümleleri en azından bir daha okuduğunda bu ifadeler bu büyük edebiyat adamlarına ait olabilir mi diye düşünür en azından. Fatih Terim’in 70 milyonluk ülkeden 70 futbolcu çıkması lazım lafı doğru olmayabilir belki fakat; Türk Edebiyatı gibi hatırı sayılır geçmişe sahip bir birikimden bir kaç kişi de olsa işte budur diyeceğimiz mütercim çıkmaması akıl alacak bir mevzu değil.

  • comment-avatar

    Ben de yazıyı çok seven, emeğinize teşekkür edenlerdenim.
    Öte yandan, aklıma takılan bir soruyu paylaşmak isterim. Bu karşılaştırmalı çeviri analizi, metnin yazıldığı dile hakim olmadan safi hali hazırdaki çevirilerden karşılaştırma yapılarak, bir çırpıda çözülebilir mi? 3 çevirisi olan bir romanın, iki çevirisinde aynı ifadeyle karşılaşıp, üçüncüde farklılığı görünce onu saniyesinde hatalı olarak imlemek, daha ciddi hatalara yol açma ihtimalini içinde barındırmaz mı? Bu yazıda olduğu için söylemiyorum -çünkü bilmiyorum, sadece bilmiyorum. Bir çevirmenin yakaladığı, diğerlerinin kaçırdığı tüm detaylar bu şekilde çöpe gidebilir. Okurlar da romanlardan aldıkları hazları, çevirmenlerini yerin dibine gömmeyle ikame edip yola devam edebilirler.
    Her halükarda, bu detaylı çalışmaya, okurlarının bir çoğunun duygusal bağının bulunduğu İletişim Yayınları’nın bir cevap vermesi, çevirisini gözden geçirmesi elzemdir diye düşünüyorum.

  • comment-avatar
    Bülent Göktaş 9 ay

    Sayın Dilan Keyvan,

    Çalışmanıza bütünüyle hayran kaldım. Benim için çok örnek teşkil edecek bir yazı oldu. Ben de okurken yapılan hatalara dayanamayan biri olarak ve kendimce okuduğum
    metinlerde bulduğum ve iletişimde olduğum yayıncılara gördüğüm hataları ileten biri olarak çok verimli bir yazı oldu. Yazınızda ‘297’ vurgunuz ise bu işlerin ne durumda olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir.
    Ayrıca burada Yordam Kitap’a da bundan sonraki yayınlarda daha titiz davranmak düştü sizin bu temiz ve cesaret dolu yazınızla…
    Tekrar teşekkürler…

  • comment-avatar
    Dilan Keyvan 9 ay

    Herkese merhaba,
    Yazıyı okumakla yetinmeyip yorum yazma gereği duyanlara daha bir merhaba:)

    Güzel sözleriniz, desteğiniz, aldığınız ilham için minnettarım, eksik olmayın.

    İzlediğim yola dair daha açıklayıcı ifadeler kullanmam gerekirdi sanıyorum. Kısaca söz edeyim.

    Redaksiyon sürecinde, çevirmenler arasında anlayış, ifade ve çeviri farklılıklarına rastladığımda, bunları –herhangi bir ifade için– “yanlış” değil, “bakılmalı” şeklinde not aldım. Doğrunun ne olduğunu bilmiyordum ama onu aramak, keyfe keder bir uğraşı değil, tam olarak redaksiyon sürecinin parçasıydı ve peşine düşmek zorundaydım. Hatalı olan, yanlış yorumlayan Hasan Âli Ediz de olabilirdi ve benim sorumluluğum Hasan Âli Ediz’in metnini korumak değil, yayınevinin Tolstoy’un metnini okura en az hatayla ulaştırmasını sağlamaya çalışmaktan başka bir şey değildi. “Çevirmen desteği aldım,” dediğim nokta burası. Bu desteği bana sağlayan da yine Yordam Edebiyat oldu. Yoksa çevirmeni bırakın, Rusça bilen birini bile tanımıyordum ben.

    Önemli olan yayınevi, yayınevinin tutumu derken kastettiğim biraz da bu. Çevirmenlerden oluşan “kara liste”ler hazırlamak, bütün faturayı çevirmenlere çıkarmak asla değil. Yayınevi çeşitli birimlerden oluşan büyük bir organizma ve bir eserin yazardan okura en doğru, en düzgün şekliyle ulaştırılmasından, yazara, okura, varsa çevirmene karşı da sorumlu, diye düşünüyorum.

    Okur iletişimini kahveli kedili kitap fotoğrafı paylaşımlarına indirgemeyen, bu ve benzeri eleştiri-inceleme yazılarını görmezden gelmeyen, adıyla, hakkıyla iletişim kurabileceğimiz yayınevlerinin çoğalması dileğiyle…

    Sevgi ve saygılarımla,
    Dilan Keyvan

  • comment-avatar
    Sakine Yalçın 9 ay

    Elinize sağlık. Bu tür bilinçlendirme yazılarının artması lazım ki yayınevlerine daha kaliteli kitaplar için baskı yaratsın.
    Valla ben de bir yayınevinde çalışıncaya kadar bu tür sorunların varlığından haberdar değildim. Bir okura ve dikkatli göze yansıyan sorunların bir de mutfak kısmı var. Orada da kitaba konfeksiyon mamülü muamelesi yapan bir anlayışla karşılaşırsınız. Düzeltmen, editör sürekli hızla yarıştırılır, acele ettirilir. Her şey yalap şalap olur. Bir de hep işe ekonomi gözüyle bakıldığı için redaksiyondan ve terimlemeden özenle uzak durulur. Bazen düzeltmene bile gerek duyulmaz. Hal böyle olunca ne editör editörlüğünü yapabilir, ne çevirmen hatalarını farkeder. Sonuç rezil derecesinde kitaplar.
    Verilen paranın azlığını, zamanla yarıştırılmaya, nitelikli iş çıkmasının mucizeye kaldığı bu çarka ekleyin, sonuç bu işte.
    Geçenlerde Doğan Kitap’tan bir kitap çalıştım (yazarın ismi lazım değil, ancak araştırmacılığına şapka çıkarılır), gözden kaçırılan hataları görünce gözlerim yerinden fırladı. Hem de kaç baskı yapmış bu kitap…
    Ezcümle, mesele biraz şu mutfak kısmından azade değil. O da Yayınevi Emekçileri Kolektifi’ne götüren süreçtir bizi zaten. Sevgiler…

  • comment-avatar
    Mehmet K 9 ay

    Teşekkürler. Bir hata da siz yapmışsınız. Ifadeyi (haiz) bu şekilde yazanlar hiç de az değil maalesef: “bu niteliğe haiz…” Haiz kelimesini kullanmada ısrar edecekseniz onu “i hal ekiyle” kullanmanın doğru olduğunu hatırlatırım. Yani doğrusu “bu niteliğI haiz…” olmalıydı.

  • comment-avatar
    tolga 8 ay

    Yazınız için çok teşekkürler, elinize sağlık. Bu konudaki yeni yazılarınızı dört gözle bekliyoruz.

    Çeviri konularını kafaya takan biri olarak yine Ergin Altay tarafından çevrilen ve İş Bankası yayınlarından çıkan Çehov’un Köpeğiyle Dolaşan Kadın / Otuzyedi Seçme Öykü kitabı ile Everest Yayınlarının Mehmet Özgül tarafından çevrilen Çehov çevirileri arasında yazınızda da örneklerle gösterdiklerinize benzer şekilde büyük farklar olduğunu belirtmeliyim. Örneğin, en basitinden, Mehmet Özgül tarafından Küçük Köpekli Kadın olarak çevrilen hikâyenin başlığı Ergin Altay’a gelince Köpeğiyle Dolaşan Kadına dönüşmekte. (Hangisinin daha doğru olduğunu değerlendirebilecek Rusça’ya sahip olmadığımı söylemekle beraber Çehov’u Mehmet Özgül çevirileriyle okuduğumu belirtmeliyim.) Diğer taraftan Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü adlı eserinin Ergin Altay imzalı çevirisinin ise oldukça başarılı olduğunu düşünmekteyim.

    Sonuç olarak çevirmenlerin bazı çevirileri özenli olurken bazıları özensiz olabilmektedir. Okuyucu, bir çeviri eseri almadan önce X yayınları güzeldir, Y çevirmeni kötü bir çevirmendir diye peşin yargılara varmamalı, örneğin, Tolstoy’un şu eseri şu çevirmen ve yayınevi tarafından başarılı bir şekilde çevrilmiş ve yayımlanmıştır diyerek eser ve çeviri özelinde değerlendirme yapmalıdır. Dolayısıyla sizin yazınız gibi eser özelinde değerlendirmelerin olduğu yazılar daha da çoğalmalı ve okuyucu çeviri eserler konusunda doğru şekilde bilgilendirilmelidir.

  • comment-avatar
    Melih 6 ay

    Çevirmenin değerini anlatan bir yazı olmuş. Teşekkür ediyorum.

  • comment-avatar
    İlsu 5 ay

    Ne güzel bir yazı. Ne değerli bir emek. Bu yazıya rastladığım için son derece memnun oldum. Yukarıdaki yorumlardan birinde bahsedilen sıradan okur var ya, hah işte o benim. Korkulduğu üzere bu ayrıntılarla ne sıkıldım, ne boğuldum. Gayet ilgimi çekti. Sonuna kadar okudum ve ‘keşke belli başlı klasikler ve çağdaş edebiyat örnekleri için bunu düzenli yapıp yayınlayan birileri olsa, efsane olur’ diye düşündüm. Elinize sağlık.

  • comment-avatar
    mazlum cengiz 1 ay

    Emeğinize saygı duyuyorum. Elestiriniz hoşuma gitti ama bana objektif bir eleştiri gibi gelmedi hatta kesinlikle objektif değil. O yuzden verdiginiz emeğe ve benim okuyarak kaybettiğim zamana üzülüyorum haklı veya haksızsiniz diyebilirim bu yaziniza çünkü bu düpedüz görüşlerinizi yazdığınız bir yazı olmuş…

    • comment-avatar
      mazlum cengiz 1 ay

      Yinede beni sizinle ayni görüşte olmaya ikna ettiğinizi belirtmeliyim.