CHEEVER’IN ÖYKÜLERİ: YATAY VE DİKEY MUTSUZLUKLAR

CHEEVER’IN ÖYKÜLERİ: YATAY VE DİKEY MUTSUZLUKLAR

 

“Mutsuzluktan söz etmek istiyorum

Dikey ve yatay mutsuzluktan

Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun

Sevgim acıyor”

Turgut Uyar

 

VAAT VE HÜSRAN

John Cheever’ın öykü kahramanlarında en sık rastladığımız duygu hüsrandır. Çoğunlukla orta yaşlarda ya da orta yaşa girmek üzere olan bu kişiler zaman içinde umduklarını bulamamış, hayal ettikleri kişi olamamışlardır. “Olamadıkları kişi” sözünü çoğu kez arzu ettikleri mala, mülke “sahip olamamış kişi” biçiminde algılamak da mümkün. Yetiştikleri ve yaşadıkları çevrede geçer akçe olan budur çünkü. Kuşkusuz bunu başarmış olanlara da rastlarız öykülerde; onların “başarılı” dünyasının nasıl bir şey olduğu, mala mülke sahip olmanın ne anlama geldiği satır aralarında rahatlıkla görülür:

“Irene oturma odasıyla gurur duyardı.” (Y, 29)

“Paul ve Virginia Hollis arasındaki konuşmalar paylaştıkları mütevazı mülk ve duygularla sınırlı olurdu: bunun da ötesinde, adeta kasıtlı bir sıradanlığı, suya sabuna dokunmamayı hedeflerdi, sanki çek defteri bakiyesinden ya da savaşlardan söz etmek mülayim bir sabah vaktinin ve üstü açık bir arabanın büyüsünü bozabilirmiş gibi.” (BM, 28)

“Ondan ve çocuklardan ayrı bir hayat kurabilirim herhalde kendime, arkadaşlarımın dostluğu olmadan yaşayabilirim, ama çimenliklerimle bahçelerimi terk etmeye gönlüm razı olmaz; onarıp boyadığım tel veranda kapılarından ayrılamam; yan kapıyla gül bahçesi arasına döşediğim kıvrımlı tuğla yoldan boşanamam; yani zincirlerim çimen ve cephe boyasından müteşekkil olduğu halde ölene kadar beni bağlayacak.” (ED, 108)

Sahip oldukları eşya toplumsal konumlarının en önemli göstergesidir – bir başka gösterge de kendilerinden daha varlıklı olan komşularının kokteyl ya da parti davetlerine çağrılıp çağrılmamaktır. Bir öyküde komşu evlerden birindeki softbol maçına çağrılmayan öykü anlatıcısı, “sosyal gelişme” der demez, “aslında tırmanış” diyerek açıklama, düzeltme ihtiyacı duyar. Bir başka öyküdeyse bu partilerin toplumsal konumlarla ilgili önemi şöyle tanımlanır: “Partilerdeki atmosfer sosyal yozlaşmadan çok sosyal değişim, yeniden konumlandırma atmosferidir, aslında seyahat atmosferidir.” (BM, 185) Merdivenin üst basamaklarına tırmanıp “yeniden konumlanmak” isterler; en azından bulundukları basamağı kaybetmemek, oraya tutunmak arzusundadırlar. Mevcut durumun muhafazası çok önemlidir; en ufak bir değişikliğe tahammül edemezler.

“Wryson’lar Shady Hill banliyösünde her şeyin tıpatıp, olduğu gibi devam etmesini isterlerdi. (…) Bahçelerindeki çimenlikte bir ayrıkotu gördüklerinde ya da bir komşularının boşanmaya niyetlendiğini duyduklarında canları sıkılmazdı, paniğe kapılırlardı.” (BM, 234-235)

Yukarıdaki alıntıda ifade edildiği gibi değişikliğin kendi hayatlarında olması gerekmez, mahallelerindeki değişiklikler gibi, komşuların hayatlarındaki iniş çıkışlar da kaygı vericidir. Oralarda yaşanan sarsıntı ve değişimin kendi hayatlarına yansımasından ürkerler. Basamakları tırmanmayı başarmış olsalar da bu kaygıdan, tehditten azade değildirler. Alt basamaklar hâlâ zihinlerinde bir yerlerdedir.

“Dilenciler, paçavralar içindeki ihtiyarlar, bir kafeteryanın cezaevini andıran ışıkları altında kötü gıdalarla beslenen, yeterince kalın giyinmemiş adamlarla kadınlar, varoşlar ve sefil fabrika kentleri, pansiyon pencerelerindeki çehreler –hatta kızının çorabındaki bir delik– ona gençliğini hatırlatıp keyfini kaçırırdı. Yoksulluğun hiçbir belirtisini görmekten hoşlanmazdı.” (BM, 275)

Dilencileri görmekten rahatsız olan bu öykü kişisinin “kendi kafasındaki imajının hâlâ yağmurda ışıklı bir pencerenin önünde duran aç bir delikanlı olması[nın] şaşırtıcı” (BM, 276) olduğunun altını çizer öykünün anlatıcısı. Belki o kadar da şaşırtıcı değildir; tırmanışların mümkün olduğu toplumsal hayatta inişlerin de uzak bir ihtimal olmadığının farkındadır bu adam. Öykü kişileri alt basamaklara düşenlere sıkça tanık olmuşlardır. Sadece kendileri için değil, çevrelerindeki benzerleri için de böylesi bir tehdidin kapıda olduğunu bilir, kendileri söz konusu olduğunda korkarak, başkaları söz konusu olduğunda ise tuhaf bir hınç duygusuyla beklerler.

“Crutchman’lar öylesine mutlu, öylesine mupmutlu, ılımlı, hayattan öylesine hoşnut kişilerdi ki insan ister istemez bu ‘gülen elma’yı kemiren bir kurt ararken kendi içine kurt düşüyordu; acaba elmanın olağanüstü allığı, içini kemiren bulaşıcı mikrobun ciddiliğini, önemini gözlerden gizlemek miydi?” (Y, 92)

Felaketin kaçınılmazlığının farkındadırlar, başkalarının başına geldiğinde yüreklerine su serpilir – bu kez onların başına gelmemiştir. “Yaşam boyu maddi güvence altında olacaklarına inanan çocukların başına üşüşen kara bulutları yakından gözleyebilecektik,” (Y, 94) diyerek itiraf ederler felaketin başkalarının hayatında yaratacağı sonuçları görmeyi istediklerini.

BİRBİRİMİZE TUTTUĞUMUZ AYNALAR

Bununla birlikte, başkalarının “mupmutlu” hayatlarındaki altüst oluşlarla kendi hayatları arasındaki bağı da seziyorlardır. İçlerindeki tehdit duygusu tanık oldukları felaketlerle güçlenmiş, süreklilik kazanmış, iyice yer etmiştir. Öyle ki kimi zaman kendi başarısızlığını ifade eden birini dinlerken başarıyla tırmandıkları basamakların geçiciliğini, hatta arzu ettikleri ölçüde başarılı sayılamayacaklarını fark ederler. Cheever, her zaman başarı üzerine bir diyalog ya da öykü anlatıcısının iç sesinde yakalamaz bu duyguyu; tam tersi bir durumda, mesela bir ferahlama anında da bu yenilgi ya da başarısızlık duygusunun nasıl gizlenmiş olduğunu saptar.

“‘Burada olmak bana o kadar iyi geliyor ki,’ dedi Ellen. ‘Çok yararı dokunuyor bana. (…) O mükemmel akşamda gözdeki çöp Ellen’dı. Pastoral manzaraya tapınışında bir terslik, yarı gizli bir fesatlık vardı; kendi yetersizliğinin ve muhtemelen Paul’un da yetersizliğinin bir değerlendirmesi gibi geldi Paul’a.” (BM, 36)

Başkalarıyla fazlasıyla ilgilidir Cheever’ın öykü kişileri. “Başkalarının da başına geliyor yani, değil mi?” (Y, 58) diye sorar bir öykü kişisi, bunu bilmek başa gelen felaketin ağırlığını bir nebze azaltıyordur. Başkalarıyla bu denli ilgili oldukları için kendilerinin de sürekli gözlendiğini, yapıp ettiklerini gören birinin iç dünyalarındaki fırtınaları da sezebildiğini düşünmeden edemezler.

“En mükemmel insan bile bir ara istasyonda trene binerken bir gözlemci kendisini izlese; kaygının hâkim olduğu, kontrolsüz çehresini, bagajını, kıyafetini incelese; pencereden dışarı bakıp onu istasyona kimin geçirdiğini görse; ailesiyle birlikteyken söylediği sert ya da şefkatli kelimeleri duysa; bavulunu bagaj bölmesine nasıl yerleştirdiğini, cüzdanını, anahtarlığını kontrol edişini, ensesinden terini silişini fark etse; yerleşirken sergilediği kibri, çekingenliği ya da hüznü gereğince değerlendirse, o insanın hayatını çoğu kişinin istemeyeceği kadar geniş bir perspektiften görür. (…) Bir yaz çiftçisi, yakın zamanda yaşadığı bir ilke kaybından ötürü o kadar gözle görülür biçimde sarsılmış ki, koridorun karşı tarafında oturan bir yabancı bile bunu rahatlıkla fark eder.” (BM, 40-41)

Cheever’ın en bilinen öykülerinden “Dev Radyo”da başkalarının hayatlarının insanlar için ne kadar önemli olduğu tuhaf bir radyo aracılığıyla vurgulanır. Yeni alınan radyo bütün komşu evlerdeki konuşmaların işitilmesine imkân sağlar bu öyküde. Başkalarının acılarına tanık olmak o evdeki çiftin hayatını altüst etmeye yeter. “Herkes kavga ediyor. Hepsinin derdi para,” (Y, 37) diyen kadınla kocası bir zaman sonra aynı nedenle kavga etmeye başlarlar. Dertler ortaktır, bazıları bu derdin yarattığı gerilimi maskelemeyi, örtmeyi başarıyordur; fark sadece budur. Radyonun olağanüstü özelliği maskeyi kaldırmıştır. Bir başka öyküdeki evli çifte ilişkin vurgulanan hususlar pek çok öykünün kahramanları için de geçerlidir:

“Cash iş hayatında terslikler ve hüsranlar yaşamıştı. Bentley’lerin mali kaygıları vardı. Vergilerini, ipotek borçlarını hep geç öderlerdi; girişteki masanın çekmecesi ödenmemiş faturalarla doluydu; Bentley’lerle banka arasındaki ilişki daima pamuk ipliğine bağlıydı.” (BM, 171)

İkinci Dünya Savaşı’nın ertesinde, 1950’ler Amerika’sında geçiyor Cheever’ın çoğu öyküsü. Refah toplumu insanlara zenginlik, bolluk vaat etmektedir; ama bu zenginlikten herkesin pay alması imkânsızdır.

“Ralph’ın hayatına her zamanki gibi beklenti hâkimdi. Savaştan hemen sonraki yıllarda şehir son derece zengin görünüyordu. Her yerde para vardı sanki ve kışın uyurken üşümemek için yıpranmış paltolarını üzerlerine örten Whittemore’lar azıcık sabır, beceriklilik ve şansla bu zenginlikten paylarını alacakmış gibiydiler.” (BM, 72)

Cheever’ın, kendilerine çok şey vaat ettiğini düşünerek geçirdikleri yılların ardından bunların gerçekleşmemesi nedeniyle hüsrana uğramış öykü kişilerinin bir kısmı için, yukarıda da değindiğim gibi, mevcut halin devamını vaat etmiştir gelecek günler, çoğu içinse daha iyi ve müreffeh zamanları. Bu iki gruptaki insanlar birbirlerine ayna tutarlar, ileride daha zengin ya da daha yoksul olmaları halinde kime benzeyeceklerini, nasıl bir hayatları olacağını gösterirler. Banliyö mahallelerinde ya da apartmanlarda birbirlerine çok yakın yaşıyor, selamlaşıyor, belki aynı partide ayaküstü sohbet ya da flört ediyorlardır. Bu yakınlık daha varlıklı olanlar için hayatlarını tehdit eden felaket olasılığının çok yakınlarında bulunduğunu fark etmelerine neden olur: Düşmüş, şansı yaver gitmemiş, sabırsız davranmış ya da beceriksizlik etmiş komşuları için üzülür ya da hınçlı bir sevinci üzüntü kisvesiyle gizlerken kendi olası gelecekleri için de kaygılanıyorlardır.

“Carsen Park sitesinin renksiz, eli dar sakinleri sürü halindeki çocuklarıyla, aylık faiz ödemeleriyle, manzaraya bakan pencereleriyle ve ağaçsız, çamurlu, taş döşenmemiş sokaklarla birbirinin eşi evlerden oluşan manzaralarıyla Mrs. Selfredge’nin el üstünde tuttuğu şeyleri –çimenliklerini, zevklerini, mülkiyet haklarını–, hatta özsaygısını tehdit ediyordu adeta.” (BM, 201)

Kimi zaman aynı ailenin içerisindeki bireylerden de gelebilir bu tehdit, özellikle kardeşlerden biri başarmış, öbürü başaramamış olduğunda tehdit daha da yakından hissedilir. Aile içinde bu gerilim küçük görme, tiksinme, fesatlık gibi duygu ve tavırlarla açığa çıkar. Aynadaki görüntü bu durumlarda çok daha nettir kuşkusuz.

Cheever, öykülerinde kişilerin ekonomik ve sosyal durumlarını ifade etmekten çekinmez, kimi zaman bu durumun altını kalınca çizer, ama öykülerin odağındaki gerilim zemindeki bu sosyal-ekonomik halin kişisel ilişkilerde ya da öykü kişilerinin iç dünyalarında neden olduğu duygular üzerinden gelişir. Her öyküde farklı toplumsal statüdeki insanlar karşı karşıya gelmez; olayların tek bir öykü kişisinin (ya da ailesi ve yakınlarının) çevresinde geliştiği öykülerde de bu kişinin toplumdaki konumunun ya da bu konumu algılayış ve anlamlandırışının onun ruh halini, davranışlarını, sözlerini nasıl etkilediği sezdirilir. Misal, işleri kötü giden bir koca bu durumu eşiyle paylaşmamayı yeğler; ama bu nedenle yaşadığı sıkıntıların eşiyle arasındaki mesafenin giderek açılmasına neden olduğunun farkında değildir – haliyle bir zaman sonra patlama kaçınılmaz hale gelir. Öykünün odağında o patlama ânı vardır, gizin ansızın ortaya çıkışı ve sonrasında olanlar.

BÜYÜLENME ANLARI

Kişilerin gelir durumları ve toplumsal statüleri belirgin biçimde ifade edilmesine rağmen Cheever’ın öykü kişileri baştan aşağı homo-economicus değildirler. Toplumsal hiyerarşinin insanların sürekli başına kakıldığı, başarılı olmanın yaygın bir saplantı hale geldiği bir dünyada yaşıyor olmalarına rağmen arzuları, korkuları, sevinç ve kederleri sadece sosyal ve ekonomik durumlarıyla ilgili değildir. Geleceğin onlara umutlu bir şeyler vaat ettiği zamanları unutmamışlardır, anlayamadıkları şudur çok zaman: Aynı dünyada aynı kişi bir zamanlar içinde umutlu kıpırdanışlarla yaşarken nasıl olup da şimdi bu duygunun bunca uzağına düşmüştür. Ortada bir bilinmezlik vardır; ölümlü olduklarının, bu hayatta sevinçli şeyler de yaşadıklarının ve yaşandığının farkında olmalarına rağmen neden ve nasıl olup da ölümcül umutsuzluklara kapıldıklarına, hayatlarında nelerin değişivermiş olduğuna akıl sır erdiremez gibidirler. Öte yandan gençliklerinde içlerinin sevinçli bekleyişlerle ürperdiği anlardaki duyguların benzerlerine öykülerin anlatı zamanlarında kapıldıkları olur.

Peki, aydınlanma anları diyebilir miyiz bunlara? Çok çarpıcı bir an yaşadıkları ortadadır, bir ışık çakımı süresinde dünya o âna kadar olduğundan bambaşka görünmüştür öykü kişilerine; ama bu nadiren bütünsel bir aydınlanma halini alıp öykü kişisinin hayat çizgisinde derin bir değişime yol açacaktır. Çoğu kez o an geçtikten sonra her şey eski haline döner.

“Özlemle titredi, tıpkı geç saatte, tek başına arabayla eve dönerken rüzgârın savurduğu bir avuç kuru yaprak farlarının ışığıyla aydınlandığında ve onu en fazla bir saniyeliğine hayatın somut simgelerinden –düğmesiz gömlekler, fişler, banka ekstreleri, sipariş formları ve boş bardaklardan– kurtardığında olduğu gibi derisinin kalınlaştığını hissetti. Kulak kabartır gibiydi, kim bilir neye. (…) Sonra tıpkı yapraklar gibi kızının onu etkileme gücü de bitti; diken diken olmuş tüyleri normale döndü.” (BM, 169)

Diken diken olmuş tüyler normale döner ve önceki hayat kaldığı yerden devam eder. Hepsi için bu geçerli değildir. Bir öykü kişisi uzunca bir süre geleceğin ona vaat ettiği zenginliğin yarattığı baş dönmesiyle yaşadıktan sonra hayli zor duruma düştüğünde kendisine vaat edildiğini düşündüklerinden daha önemli bir şeylerin farkına varır gibi olur.

“Laura daha önce yüzlerce kez yaptığı gibi taburenin üzerinde dönerek zayıf kollarını Ralph’a uzattı. Artık genç değildi, Ralph altınları bulmuş, onu kaygılardan, sürekli çalışmaktan kurtarmış olsa görünebileceğinden daha solgun, daha zayıf görünüyordu. Gülümsemesi, çıplak omuzları arzunun temel taşları olan anlaşılmaz şekillerle simgeleri harekete geçiriyordu; lambanın ışığı hem aydınlatıyor hem ısıtıyor hem de bahar güneşinin her türlü yorgunlukla umutsuzluğa kazandırdığı sebepsiz memnuniyeti, iyi niyeti saçıyordu sanki etrafa. Laura’ya duyduğu arzu Ralph’ı hem mutlu ediyor hem kafasını karıştırıyordu. İşte buradaydı, hepsi buradaydı, altının parıltısı Laura’nın kollarını sarmalıyormuş gibi geldi ona.” (BM, 82)

Ralph’ın kafasının karışmasını açık ve net bir aydınlanma ânı olarak tanımlayamasak da bu ânın etkisinin geçmeyeceğini düşünebiliriz. Bunu sağlayan aynı öyküdeki başka anlardır.

“Gece yarısından sonra bekçilerle sarhoşlara kalan şehrin havasında hissettiği heyecan Ralph’ın hep hoşuna giderdi. Sokağın gece seslerini yakından tanırdı: otobüs frenleri, uzaktan duyulan sirenler ve havada, yükseklerde dönen su sesi –değirmeni döndüren suyun sesi–; çok sayıda yankının bir araya toplanmasından kaynaklandığını sanıyordu bu sesin, ama sıklıkla işitmiş olduğu halde, kaynağını tam olarak bilemiyordu. Şimdi gece ona mucizevi geldiği için bütün bu sesleri daha da belirgin olarak duyuyordu.” (BM, 64)

“Ralph’ı uyku tutmadı; ailesini asgari bir memnuniyet düzeyine getirmek için bir yol arayıp bulamamanın yarattığı huzursuzluk onu uyutmuyordu. (…) Sokakların gece yarısından sonraki büyüsünü ve heyecanını hissedemiyordu.” (BM, 68)

Yukarıdaki ilk alıntıda Ralph’ın vaatlerin büyüsünü derinden hissettiği zamanlar, ikincideyse hüsran zamanları anlatılıyor. Aynı sesler farklı duygular yaratıyordur artık, büyü bozulmuş, vaat havası dağılmıştır. Öykünün sonunda Cheever, Ralph’ı ilk alıntıdaki gibi bir büyülenip neler hissettiğini kestiremediği bir başka ânın içerisinde anlatır. Şunu düşünmek mümkün sanırım: Hayatta olmak büyülü bir şey, öncesini ve sonrasını bilemediğimiz gibi, yaşarken de olan biten her şeyi bildiğimiz, anladığımız söylenemez – hayatın büyüsü bu bilinmezliklerdedir. Modern dünya, öne çıkarttığı değer ve ölçütlerle insanı kategorilere sıkıştırıp tek bir hayat tarzını dayatırken büyüsünü de bozuyordur canlı olmanın, ölümlülüğün. Tatsız tuzsuz bir koşturmaca, benzerlerimizle aramızda saçma bir yarış ve rekabet içinde olduğumuzu sezeriz bu öykülerde. Cheever’ın mutsuz, huzursuz öykü kişilerinin kimi zaman çıldırmanın eşiğine gelmeleri, kimi zaman alkole ya da karşı cinsten yeni birilerine sığınıp kendilerini oyalayacak bir şeyler peşinde koşmaları da hayatlarının büyüsünü yitirmiş olmasındandır.

Bu nedenle Cheever’ın öykülerindeki bu gibi anları aydınlanma ânından ziyade “büyülenme anları” olarak adlandırmak gerekir belki de. Hayatlarının üzerini yeni bir halenin kuşattığı böylesi anlarda bildiklerini sandıkları şeylerin pek de öyle olmayabileceğini sezerler. Şöyle de denebilir; anladıkları bir şey yoktur, sezdikleri şeyler vardır. İçinde bulundukları umutsuz durumları bir nebze katlanılır kılan bir haledir bu; alabildiğine belirsizdir, ama umutlarını kıran, onları mutsuz eden şeylerin çok da önemli olmadığını, daha önemli şeyler bulunduğunu sezdiriyordur – bunların ne olduğunu tam olarak bilemez, adlandıramaz olsalar da.

Böyle bir büyülenme ânının ardından herkesin yapacağı seçim aynı değildir kuşkusuz. “Wryson’lar”daki çift böyle bir ânı yaşadıktan sonra düzenlerine daha sarılırlar mesela:

“Hayatın karmaşıklığının –belki bir anlığına– az da olsa kavramış olmalılar, ama kavrayışları geçiciydi. Daha fazla açıklama yapılmadı. Donald kömüre dönüşmüş olan pastayı çöpe attı, sonra ışıkları söndürüp yukarı çıktılar, hayat onlara her zamankinden daha esrarengiz, görünürdeki düzeni korumak her zamankinden daha önemli görünüyordu.” (BM, 241)

“Köprünün Meleği”nin anlatıcısı ise hayattaki bilinmezlikleri yoğun biçimde hissettiği benzer anların ardından bir değişim yaşar, daha doğrusu yaşamak zorunda kalır.

“Karanlık bir gecede batıya doğru uçarken (…) bir oluşum gördüm: sahil boyu yanan ışıklara benzeyen bir ışık çizgisi. Yeryüzünün bu kesiminde sahil yoktu; ışık halkasının çölün sınırı mı, bir uçurum ya da dağ mı olduğunu hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi biliyordum ama o bilinmezlik içinde –ve o sürat ve yükseklikte– yeni bir dünyanın oluşumu gibi görünüyordu; kendi eskiyişime, hayatımın fazlasıyla ilerlemiş bir döneminde oluşuma ve sık sık gördüğüm şeyleri anlayamayışıma usulca bir değinmeydi. Katiyen pişmanlık içermeyen, hoş bir duyguydu; varış noktasını oğullarımın anlayabileceği, gözlenebilir bir yarıyolda yakalanmışlık duygusu.” (EYHŞ, 154)

Öykünün anlatıcısı ilerleyen günlerde uçaktakine benzer bir duyguyu –“yeni bir dünyanın işareti”ni– şahit olduğu bir kavga sırasında duyacaktır, ama bu kez içerdiği bilinmezlik ve anlaşılmazlıklarıyla yeni bir dünyanın oluşumunu izlemek onda uçaktaki gibi hoş bir duygu yaratmaz. “Bu kez ortaya çıkan şey vahşet ve kargaşaydı,” der. Bilememe, kestirememe hali ilk seferinde anlatıcının üzerinde büyüleyici, handiyse sağaltıcı bir etki bırakırken, ikincisinde katı bir gerçeklik halini almış, korkularını depreştirmiştir. Çokları gibi uçaktan değil de, arabayla üzerinden geçtiği köprünün çökmesinden delicesine korkan bu öykü kişisi bir sonraki gün köprüden geçerken korkusunun temelinde ne bulunduğunun farkına varır. “Çağdaş yaşantı biçimlerine ilişkin bu duygularımın [nefret, endişe, dehşet] derinliğiyle şiddetini ve daha canlı ve huzurlu bir dünya özleminin yoğunluğunu bir köprü yayının en yüksek noktasında, ansızın fark ettim,” der. Çökecek olan köprü değil iyi-kötü kurmuş olduğu düzen ve huzurudur. Yine de “muamma” sürüyordur onun için, korkusunun temelinde ne olduğunu bilmesi korkusunu geçirmeye yetmiyordur. Köprüden geçmeme şansı yok değildir, ama bunun için başkalarına (mesela eşine) korkusunu itiraf etmesi gerekecektir, bu itirafın ardından özsaygı ve özgüvenini yitireceğini ve eski düzenine bir daha dönemeyeceğini bildiğinden köprüden geçmek zorunda olduğuna kanaat getirir. Neyse ki otostop yapan genç bir kızı fark ederek arabasına alır köprünün girişinde. Kızın gecenin bir vakti korkusuzca tanımadığı birinin arabasına binme cesaretinden mi, mırıldandığı şarkıdan mı etkilenmiştir –bunun da yanıtını bilemez–, ama korkusuzca geçmeyi başarır. Köprü sağlam, aşağıdaki nehir büyüleyici, dünya ise yeniden adaletli görünmeye başlar gözüne. Şaka yollu da olsa kızın “köprünün meleği” olduğunu düşünmesi, eski ya da yeni dünyada “büyülü” bir şeylere ihtiyacı olduğundandır diye düşünebiliriz sanırım.

“Cinin Kederleri”ndeyse büyüsünü yitirmiş modern hayat bir kız çocuğunun gözünden ifade edilir, ne de olsa onlar için hayat hâlâ gizemini koruyor, verili, dayatılmış yanıtlarla iğdiş edilmemiştir:

“Amy seslere uyandı; yatağında yatarken yetişkinler dünyasının acınası yozlaşmasını belli belirsiz algıladı; bu dünya ne kadar çiğ ve dayanıksızdı; eprimiş çuval bezi gibiydi, aptallıklarla, hatalarla yamanmıştı, işe yaramaz ve çirkindi; buna rağmen onlar değersizliğini göremiyor, sen gösterdiğinde de bozuluyorlardı.” (BM, 167)

FESAT VE HINÇ

Cheever’ın kendisi gibi bazı öykü kişilerinin alkolle ilişkisi bağımlılık düzeyindedir. Kimisi için sığınacak bir limandır alkol; kimisini ise sakinleştiremez, daha aksi ve kavgacı yapar. Belki ilk anda dünyanın vaatlerle dolu olduğu eski zamanları duyurup sahte bir azim yaratır; “Ey Gençlik ve Güzellik”te (BM, 170) olduğu gibi sonu felakete varabilir bunun. Ama çoğu kez hüsran duygusuyla birleştiğinde hınçlarını, fesatlıklarını artırır öykü kişilerinin.

“Gee-Gee sakatların, hastaların, yoksulların, kendi kabahatleri olmadan hayatlarını sefalet ve acı içinde geçirenlerin savunucusuydu. Mutlu olanlara, soylulara, zenginlere söyleyecek bir çift lafı vardı: Onca sevgiye, konforlarına ve ayrıcalıklarına rağmen öfkeli şehvetin sancılarından ve ölümün acılarından muaf değildiler. Sadece darbeyi yediklerinde hazırlıklı olmalarını istiyordu.” (BM, 266-267)

“Yeni iş hayalleri kuran sayısız ücretli hayaletten biri”nden ise şöyle söz edilir bir öyküde:

“Savaşın ardından her şey ters gitmişti. Kızını, evini, karısının sevgisini ve işine ilgisini kaybetmişti ama bu kayıpların hiçbiri çektiği acının ve şaşkınlığın açıklaması olamazdı. Gerçek neden onun için de, benim için de, hepimiz için de hep gizli kalacaktı. Tren istasyonlarının barlarını o saatte bu kadar esrarengiz kılan da budur. ‘Ebleh,’ dedi barmene. ‘Şşt, ebleh. Zahmet olmazsa şu içkimi tazeler misin?’ İlk tatsızlık işareti buydu; sonrasında tatsızlıktan başka şey olmayacaktı. İyice fesatlaşacaktı. Zayıfı, şişmanı, öfkelisi, neşelisi, genci yaşlısı, bütün hayaletler fesatlaşır.” (EYHŞ, 81)

Aynı öyküdeki komşu kadının anlatıldığı satırlarda da hayal kırıklıkları, hınç ve alkol arasındaki ilişki net biçimde ifade edilir:

“Çeşitli acılı hayal kırıklıkları (Mr. Whiteside vefat etmişti, paraları pek azdı) onu adeta hayat ırmağından dışarı itmişti, o da daimi bir kasvet içinde ırmağın kıyısında oturarak diğerlerimizin son sürat denize yol alışını izliyordu. Söylemek istediğim şu: Onun ahenkli sesinin altında zehirli bir hınç damarı seziyordum. Toplam beş bardak şeri içti.” (EYHŞ, 79)

“Noel Yoksulları İçin Hüzünlü Bir Bayram”daysa bir apartmanda asansörcülük yapan öykü kahramanında içki hıncın tam tersi bir etki yaratır. Noel günü yapayalnız ve hayli mutsuzken, kendisine ikram edilen içkilerden içtikçe bütün dünyayı sevdiğini, bütün dünyanın da onu sevdiğini düşünmeye başlar. “Geriye dönüp hayatını düşündüğünde, hayatı ona renkli, harika bir ışıkla sarmalanmış gibi, inanılmaz deneyimlerle ve ilginç dostlarla dolu görün[ür.]” (EYHŞ, 149) Cheever’ın öykü kişilerinin çoğu gibi gözü yükseklerde olan, sahte vaatlerle tuhaf beklentilere kapılmış bir “hayalet” değildir bu asansörcü. O Noel gecesi sarhoş olduğu için işinden atılır üstelik, onu bekleyen belirsiz geleceğe canı çok sıkılır, ama kendisine hediye edilenleri başkalarına “verebilecek durumda olduğunu, bir başkasını kolayca mutlu edebileceğini anlayınca ayıl[ır.]” İçleri hınçla yanan “hayaletlerin” kuramayacağı bir bağlantıdır kurduğu.

EVLİLİKLER, ÇOCUKLAR

Türkçe edisyonlarında Cheever’ın öykü kitaplarına seçilen isimler gerçekten çarpıcı ve onun öyküleri hakkında çok şey söylüyor. Özellikle “Ey Yıkılmış Hayaller Şehri” ve “Boşanma Mevsimi.” Cheever’ın öykülerinde yürümeyen, yolunda gitmeyen evlilikler hiç az değil. Boşanan çiftler kadar, boşanmamış olsalar da evliliklerindeki sorunlar nedeniyle giderek mutsuzlaşmış çok sayıda kadına ve adama rastlamak mümkün.

Çalışma hayatı içerisinde geleceğin kendilerine vaat ettiklerine ulaşamamış adamların yanı sıra evlilikleri nedeniyle hayal ettikleri geleceğin çok uzağına düşmüş kadınların öykülerini de yazmıştır Cheever.

“Bir zamanlar genç, sarışın ve mutlu bir kadın olmuştu; bu geçmiş günleri yeniden yaşamak için bulabildiği tek yol oğluna pasta ve kurabiye yapmayı öğretmekti.” (BM, 238)

“Gençliğini, güzelliğini ve zekâsını heba ettiği angaryalar manzarasını yıldırım efektleriyle tasvir etti.” (EYHŞ, 114)

“‘Hayatımı boşa harcamışım gibi geliyor,’ dedi. ‘Feci bir ziyan etme duygusu.’” (ED, 222)

“‘Grenoble’da,’ dedi, ‘Charles Stuart hakkında Fransızca uzun bir deneme yazmıştım. (…) Şimdi Fransızca bir gazeteyi sözlüksüz okuyamam; hiçbir gazeteyi takip edecek vaktim yok, başarısızlığımdan utanıyorum, görünüşümden utanıyorum.” (BM, 106)

Kadınların çoğu çalışmıyor, hali vakti yerinde olanlar hayır kurumlarının faaliyetlerine katılarak bir işe yaradıklarını düşünüyor, bundan bir tatmin arıyorlardır. Haliyle adamların ve kadınların mutsuz, huzursuz oldukları, sürekli bir hüsran duygusu içerisinde kavruldukları evlilikler de yolunda gitmiyordur. Boşanmayı göze alamamalarının nedeni mal-mülk paylaşımı ya da çocuklardır; kimi zaman da düzenlerini değiştirmek istememeleri. Yolunda giden evliliklere bile kuşkuyla bakılır:

“Littleton’lar tutkularını kabul edilebilir bir sosyal imaja uydurmak üzere çarpıtarak kendilerine bir hapishane mi inşa ediyorlardı, yoksa birbirlerinden şefkatli, güçlü, sağlam bir haz alan bir kadınla erkek miydiler?” (ED, 290)

Cheever, bazı öykülerinde ise böyle altüst olmuş evliliklerde çocukların neler yaşadıklarını anlatmıştır. Örneğin “Hartley’ler” (BM, 17) ile “Tahsilli Bir Amerikalı Kadın”da (EYHŞ, 187) çocukları bekleyen ölümcül birer felakettir. Yetişkinler kendi hüsranlarıyla boğuşurken olan çocuklara oluyordur. “St. James Servis Otobüsü”ndeyse başka bir açıdan bakar Cheever çocukların hali pür melaline, onların omuzlarına yetişkinlerin ne çok şey yüklediğinin altını çizer. Öbür öykülerdeki gibi büyük felaketler değildir yaşanan; ama daha yaygın ve süreklidir.

“Kızının kendinden beklenenleri uysallıkla yapışını seyrederken kendinin ve etrafındaki kalabalığın aynı türden insanlar olduğunu kavradı birden. Prensip olarak sersemdiler, kafaları karışıktı; anneleriyle babalarının tersine, toplumun sürekliliğini sağlayan teamüllere uyamayacak kadar bencil ve talihsizdiler. Bunu telafi etmek için düzenin sürekliliğini çocuklarının omuzlarına yükleyip günlerini sahte törenlerle dolduruyorlardı.” (EYHŞ, 231)

Ebeveynlerin “toplumun sürekliliğini sağlayan teamüllere uyama[mış]” olmalarının çocukların omuzlarına yükledikleri konusunda iki öyküden daha söz edilebilir. “Komodin”de, başarısız bir ressam olan Louisa teyzenin, “kalıtım ya da şanssızlıktan ötürü tatminli, huzurlu insanların arasında olmadığı hissini telafi” edeceği umuduyla “acımasızca” piyanist olmaya zorladığı oğlu Timothy on beş yaşında intihar eder. (EYHŞ, 10) “Percy”de (ED, 230) hikâyesi anlatılan Percy teyze, “Komodin”deki Louisa teyzeyi bir hayli andırır. Cheever’ın sayısız öykü kahramanı arasında birbirine en çok benzeyenler bu iki kadındır. İkisi de sanatçı olmak istemiş ama olamamışlardır; Percy teyzenin de, “sahip olduğu yeteneği sonuna kadar keşfetmemiş olduğunu” ömrü boyunca unutamadığı vurgulanır. Bohemdirler; ilginçtir, her iki kadının da puro içtiklerinin altı çizilir öykülerde. Percy teyze, tıpkı Louisa teyze gibi, oğlunu piyanist olmaya zorlar, ne var ki oğlu Lowell âşık olduktan sonra müzikten tamamen kopmayı başarır, hatta zamanla nefret eder piyanodan ve koyu bir dindar olur.

Cheever’ın mutsuz çiftleri başka adam ve kadınlara yönelseler de yeni bir başlangıç umudu duymazlar çoğunlukla. Aksine yeni bir aşkın ilk kımıltıları öteden beri yaşayageldikleri hüsran duygusunu yükseltir, hissedilen ufacık umut acıya dönüşür. “Boşanma Mevsimi”nde Ethel, kendisine âşık olduğunu söyleyen komşusuna önceleri sadece acır, bir zaman sonra âşığının sözlerinin kendisini “harika hissettirdi[ğini]” itiraf eder kocasına, ama bu nedenle mevcut hayatının ona vaat ettiği şeyleri ve özsaygısını yitirmeye başladığını da ekler. Bocalama içerisindedir, kocası ise boşanmak istemez. Âşığıyla kocasının kavgasıyla birlikte boşanma umudu kalmadığında bocalaması sona erer, ama bu kez de bütün hayatının muhasebesini yapmak durumunda kalır.

“‘Niye mi ağlıyorum? Niye mi ağlıyorum?’ diye sordu sabrı taşarak. ‘Üçüncü Cadde’de yaşlı bir kadının küçük bir oğlan çocuğuna tokat attığını gördüm, ona ağlıyorum. Kadın sarhoştu. Aklımdan gitmiyor.’ (…) ‘Babam ben on iki yaşındayken öldüğü için, annem nefret ettiğim ya da nefret ettiğimi sandığım bir adamla evlendiği için ağlıyorum. Yirmi yıl önce bir partiye giderken çirkin bir elbise –başkasının eskisi olan bir elbise– giymek zorunda kaldığım ve eğlenmediğim için ağlıyorum. Hatırlayamadığım bir fesatlığa ağlıyorum. Yorgun olduğum için ağlıyorum, yorgun olduğum ve uyuyamadığım için ağlıyorum.” (BM, 110)

Kadının mutsuzluğunu ifade edişi için “Cheeveresk” diyebiliriz sanırım. Esas meseleyi açıkça belirtmeyen, ama açıkça belirtecek pek çok cümleden daha güçlü bir etki bırakacak sözlerdir bunlar. Öykünün sonundaki görüntü için de benzer bir saptama yapabiliriz, Cheeveresk bir ânın görüntüsüdür:

“Sonra Ethel çocukları yediriyor, yıkıyor, sofrayı kuruyor, bir an salonun ortasında durup akşamla gün arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyor. Sonra geçiyor o an. Dört mumu yakıyor, akşam yemeğine oturuyoruz.” (BM, 110)

ÇARE DOĞA

Ethel’in “gün ile akşam arasında bir bağlantı kurmaya çalış[tığı],” kuramadığı ya da kurmaya çalışmanın beyhudeliğini sezip vazgeçtiği o âna benzeyen pek çok sahneye rastlamak mümkün Cheever’ın öykülerinde. Hayatın öykü kişilerine birdenbire, daha önce hiç fark etmedikleri kadar esrarengiz geldiği, ama bu esrarın ne olduğunu ya da nerede yakalanabileceğini bilemediklerini fark ettikleri bu anlar öykülerin zirve noktası sayılabilir. Yazı boyunca alıntıladığım kimi cümlelerde aktarılanlar da böylesi anlardı, ama birkaç örnek daha vermek mümkün.

“Clementina”da mesela esrarlı olan şey “karanlık” olarak ifade edilir:

“Hayatın tam ortasında bulunduğunu bildiği karanlığa ait bir görevi yerine getiriyor gibiydiler; teninin üzerindeki soğuğu, karın beyazlığını ve kurtların sinsiliğini hatırlayarak yüce Tanrı’nın niye bu kadar çok seçenek sunduğunu, hayatı niye bu kadar tuhaf ve çeşitli yaptığını merak etti.” (ED, 49)

Bu gibi anların aktarıldığı sahnelerde doğaya yapılan göndermeler de dikkat çekicidir. Öykü kişileri böylesi anlarda gökyüzünden, bulutlardan, yağmurdan ya da çimenlerden medet umarlar. Doğanın verdiği yanıtları anlayamazlar çoğu kez; kimi bulutların böldüğü gökyüzüne baktığında “felaketin ışığıyla huzurun ışığı arasında eşit olarak bölünmüş bir manzaraya bakıyormuş” (BM, 33) gibi hisseder; kimi geçirdiği günün neden onu tatmin etmediği sorusuna bir yanıt bulmak için başını kaldırdığında “buharla yazılmış bir cevap bekler” ama “gökyüzü kış mevsiminin sonunda uzun bir gün olduğunu, saatin geciktiğini, içeri girme vaktinin geldiğini” söyler sadece. (EYHŞ, 60) Bir başka öykü kişisi “burnuna çarpan yağmur kokusu” sayesinde kapana kısılmış olmadığını fark eder.

“Burada, yeryüzünde oluşum benim seçimimdi. Hayatın lütuflarının bana ne şekilde bağışlanmış olduğu umurumda değildi; yeter ki o lütuflara sahip olayım ve o anda sahiptim bu lütuflara: ıslak çimenlerin köküyle bedenimden çıkan kıllar arasındaki bağlantı, yaz geceleri yaşadığım ölümlülük heyecanı, çocuklarımı sevmek, Christina’nın dekoltesini dikizlemek.” (EYHŞ, 37) [Vurgu eklenmiştir.]

Bu öykü kişisinin şansı yaver gitmiş, o “büyülü” anda çoğunun kuramadığı bağlantıyı kurabilmiştir. Banliyölerdeki “yatay mutsuzluklar” ile apartmanlardaki “dikey mutsuzlukları” anlatan Cheever’ın öykü kişilerinin çareyi, umudu ya da hayatın esrarına dair soruların yanıtını doğada aramaları (çoğu kez bulamamaları) bir şey daha söylüyor bize. Belli ki mutsuzluklarının temelinde, kâr hırsı, yerleşik ahlaki değerler, mal mülk tutkusunun insani değerlerin önüne geçmesi, dünyanın nimetlerinin eşitsiz dağılımı ve bunların sonucunda oluşan toplumsal hiyerarşiler gibi çeşitli nedenlerle insan ile doğa arasındaki bağlantının çoktan kopmuş olması yatıyordur. Sosyal merdivenin üst basamaklarındakilerin de bu bağlantı kopukluğunun acısından muaf olmadıklarının altını ısrarla çizer Cheever; bir apartman görevlisinin gözünden onların hayatlarındaki yoksulluk şöyle ifade edilir.

“Chester apartmanındaki bütün dairelerin özünde çirkin ve kullanışsız oldukları kanısındaydı. Kendini beğenmiş kiracılarını lobiden geçtikleri sırada izlerken bazen onların da yoksulların bir türü olduğunu düşünürdü. Mekân açısından yoksuldular, ışık açısından yoksuldular, huzur açısından yoksuldular, mahremiyet açısından yoksuldular – bir insanın evini sarayı haline getiren her şey açısından yoksuldular.” (EYHŞ, 42)

Yeryüzüyle bağlantımızın kopmasına benzer biçimde bizi birbirimize ve kendi iç dünyalarımıza bağlayan bağların da paramparça olduğunu hissederiz Cheever’ın öykülerini okurken – yeryüzündeki cenneti yitirmiş olmanın kederi bürür içimizi.

Ölümünden birkaç ay önce yayınlanan son romanı Sanki Cenneti Görünen’de (Remzi Yayınları, 1991, çev: Armağan İlkin) bir gölün hurdalığa dönüştürülmesi karşısında mücadele veren insanları anlatır Cheever. Romanın sonunda bu mücadeleyi verenlerden Sears gölün kurtulduğunu, eski haline dönmeye başladığını öğrendikten sonra göl kıyısında yürüyüş yapar. Sears’ın o andaki ruh hali ve hissettikleri Cheever’ın öykülerinde altını çizmeye çalıştığım kimi noktaların özeti gibidir:

“Sears göl kıyısından yürüyerek suların dereye karıştığı noktaya geldi. Naneler büyüyordu orada. Bir yaprak naneyi parmaklarının arasında ezdi. Yazın en sıcak ayları gelmemişse de güneş epey kızgındı. Suyun sesiyle ezilen yaprağın kokusu, Renée’nin yatağında uyandığı bir sabahı hatırlattı ona. (…) Gök dupduruydu o sabah. Belki hâlâ bir-iki yıldız da vardı ama o göremiyordu. Yıldızları düşünmek, yüreğindeki duyguları güçlendirdi. Onun duygulandıran, çevremizdeki dünyaları, eksik ve kusurlu bilgiler de olsa, evrenin yapısıyla ilgili bir şeyler bildiğimizi, bu dünyaların, geçmişimizin ve geleceğimizin parçacıklarını kapsadığını hissetmesiydi. Bu gezegende yaşıyor olmanın uyandırdığı o çok güçlü duygu. Evrenin sınırsızlığı içinde, bize tanınan zengin fırsatların eşsizliğini bilmenin verdiği güçlü duygu. O sabah tattığı duygu, bu gezegende yaşamanın ve kendimizi sevgiyle yenilememizin eşi bulunmaz bir ayrıcalık, bir lütuf olduğu duygusuydu. Sanki cennetti görünen! Bir cennet gibiydi dünya.

(…) Asıl kötü adamlar, yüce düşünceli bir çevreciyi öldüren, halkın iyiliği için çalışan belediye yetkililerine rüşvet vererek yoldan çıkaran, ahlaksızlığa sürükleyen haydutlar ne oldu diye sorabilirsiniz. Onları adalete teslim etmemek, yapılması gereken bir işi savsaklayarak suç ortağı durumuna düşmek demektir ama, o başka bir masalda anlatılabilir. Zaten başında da söylediğim gibi, bu, yağmurlu bir gecede, eski bir evde, yatakta okunacak bir öyküden başka bir şey değildir.”

 

CHEEVER’IN ÖYKÜ KİTAPLARI

Yüzücü (Y), Everest Yayınları, çev: Tomris Uyar, 2011

Ey Yıkılmış Hayaller Şehri (EYHŞ), Everest Yayınları, çev: Roza Hakmen, 2012

Boşanma Mevsimi (BM), Everest Yayınları, çev: Roza Hakmen, 2013

Elmalar Diyarı (ED), Everest Yayınları, Roza Hakmen, 2014

 

(Bu yazı Sarnıç Öykü’nün Mayıs-Haziran 2014 tarihli 17. sayısında yayımlanmıştır.)

Yorumlar

Yorumlar: 0