Güzellik Bir Yaradır – Eka Kurniawan

Güzellik Bir Yaradır – Eka Kurniawan

Güzellik Bir Yaradır, birbirine karışan, birlikte akan, sarmallanıp birbirine dolaşan üç hikâye anlatıyor: Güzelliğinin sebep oldukları yüzünden ettiği yemine uyup bir köpekle evlenerek başını alıp giden ve Halimunda şehrini kuran Prenses Rengganis efsanesi; o şehirde yaşayıp ölmüş Ayu Devi adlı bir kadınla, onun geniş ailesinin hikâyesi ve Halimunda’da geçen olaylar kisvesinde yoğunlaştırılmış Endonezya yakın tarihi.

Romanda mitler, efsaneler, gerçeküstü bileşenler maharetle kullanılmış. Yer yer insanın tahammül sınırlarını zorlayan irkiltici betimlemelere, kanını donduran olaylar ve durumlardan söz edilmesine rağmen okumayı sürdürmekten, olayların nereye varacağını, yazarın bize neler söyleyeceğini merak etmekten kendimizi alamıyoruz: Eka Kurniavan çok iyi bir hikaye anlatıcısı.

Güzellik Bir Yaradır, ayrıca, Endonezya edebiyatından Türkçeye çevrilmiş iki örnekten biri. İlki Simavi Yayınları’nca 1993’te yayınlanmış olan büyük Endonezyalı yazar Pramoedya Ananta Toer’in Kaçak’ı; ikincisi de Kurniawan’ın bu kitabı. Dolayısıyla sırf Endonezya edebiyatı hakkında bir fikir edinmek için bile okunur.

Romanın omurgasını güzeller güzeli Prenses Rengganis efsanesi ve efsaneye göre onun kurduğu Halimunda şehri oluşturuyor. On sekiz bölümde hem Prenses Rengganis’in hem Ayu Devi ve ailesinin hem de Halimunda’ya sıkıştırılmış olarak Endonezya yakın tarihinin hikâyesini dinliyoruz. Geri dönüşlerle ilerleyen romanda, önceki bölümlerde anlatılmış olayların kısa tekrarına yeni bölümlerde sıkça yer verilmiş. İlkin yersizmiş gibi gelen tekrarlara giderek alışıyor, hatta hatırlatıcı işlevinden memnuniyet duymaya başlıyorsunuz.

Romanda anlatılan yoksulluk ve şiddetin boyutlarını, bunlara hayli aşina bir toplumun bir mensubu olarak bile kavramak kolay değil. Geleneksel bir toplumda kadınların, yoksulların ve güçsüzlerin uğradığı şiddetin ve haksızlığın boyutları konusunda bir el kitabı gibi de okumak mümkün Güzellik Bir Yaradır’ı: Gücü ele geçiren kadınları da ele geçiriyor, onlara tecavüz ediyor;  bunlar duruma göre Hollandalı, Japon ya da Endonezyalı erkekler olabiliyor. Ortak paydaları o sırada, şu ya da bu ölçekte, yasal ya da yasa dışı yollardan, savaş yahut barış koşullarında, iktidarı ellerinde bulundurmaları.

Kitabı okurken zaman zaman “Acaba Kurniawan Batılılara ilginç gelebilecek biçim ve içerik peşinde mi?” diye düşündüğüm de oldu doğrusu. Kitap iki bakımdan da akla böyle şeyler getirebilecek ilginçlikte. Ama sonra Endonezya, Güneydoğu Asya, oralardaki toplumsal yapı, kadınların durumu, yoksulluğun boyutları, iktidarların yozlaşmışlığı hakkında hemen hiç bilgim olmadığına; anlatılanların, bütün fantastik/mitolojik bileşenlerine rağmen, gerçeğin ta kendisi olabileceğini de teslim etmek gerektiğine kanaat getirdim.

Bunlar da kitabı okuma arzusu uyandıracağını umduğum kimi alıntılar: “ ‘Haklı olabilirsin,’ dedi Maman Gendeng. ‘Yoldaş Kliwon’u bir grup balıkçının önünde gördüm. Oldukça sempatik biri ve güç durumdakilere çare bulmak için sıkı çalışıyor. Bazen onu kıskanıyorum. Hatta bazen, bu şehirde geleceğe umutla bakan tek kişinin o olduğunu düşünüyorum.’

‘Komünistler böyledir,’ dedi Shodancho. ‘Zavallılar, bu dünyanın akla  hayale gelebilecek en kokuşmuş yer olduğunun farkında değiller. Tanrı’nın acınacak durumdaki kitleleri avutmak için cenneti vaat etmesinin tek sebebi bu.’

Çinli tüccarlar, kuş yuvalarını çok yüksek fiyatlara alıp onları büyük şehirlerde ve yurtdışında satıyorlardı. Sade makarnadan daha lezzetli olmadığını düşündüğü kuş yuvalarını kimin yiyeceği Yoldaş Kliwon’un umurunda değildi; yuvaların kuşların salyalarından yapıldığı söyleniyordu ama kuş bokundan da yapılsa Yoldaş Kliwhn’a fark etmiyordu. Tek düşündüğü yuvaları toplamak ve Çinli aracılara satmaktı. Bu motivasyonla, ekipteki dördüncü kişi olarak yeni tanıştığı avcı ekibine katıldı.

Burundaki orman boyunca yükselen dik yamaçlarda büyüklü küçüklü mağaralar vardı; kimi yükseklerde kimi alçaklarda. En alçaktakiler ancak sular çekildiğinde gözle görülür oluyordu. İşte bu mağaralara girip çıkarak yuva yapan siyah güzel kuşlar vardı.

Ekip ava genellikle geceleri çıkıyordu. Yanlarında kafesler, fenerler, biraz yiyecek ve – kuşlar yaşadıkları mağaraları yılanlarla paylaştığı için – panzehir oluyordu. Dört avcı, motor kullanmadan, küreklerle ilerleyerek sessizce yamaçlara yanaşıyordu. Bazen işbirliği yapıp bazen mağaraların ağızlarını kapatan kararsız dalgalar yüzünden çok sabırlı olmaları gerekiyordu. Kimi zaman haber vermeden kopup gelen bir dalga, onları mağaranın içine hapsedebiliyordu. Bunların hiçbiri olmazsa, bir mercan kayalığına demir atıyor ve yüksekteki mağaralara ulaşmak için hayatlarını riske atıp güvenlik halatlarıyla yamaçlara tırmanıyorlardı. Bu yaptıkları çok zor ve yorucu bir işti, hatta bazen uygunsuz hava koşulları yüzünden günlerce beklemek zorunda kalıyorlardı. Ama avdan kazandıkları para dördünü de ihya ediyordu. Yoldaş Kliwon, tarlalarından ya da kütüphanesinden kazandığından çok daha iyi kazanıyordu.

Kliwon bir ay boyunca kuş yuvası avcılığı yaptı Adinda ise korku içinde yeni doğan bebeğiyle evde onu bekledi. Ama bir gece avcılardan biri yamaçtan kayıp düştü ve mercan kayalıklarına çakıldı. Acil müdahaleye ya da hastaneye götürülmesine gerek kalmadı çünkü hemen oracıkta ölüverdi. O gece bir sürü kırlangıç yuvası toplamışlardı ama artık bunun bir anlamı yoktu çünkü eve arkadaşlarının cesediyle dönüyorlardı.

‘Bizim toplumun süprüntüleri olduğumuza inanıyorlar,’ diye durumu özetledi Maman Gendeng. ‘Bu, doğru olmasına doğru, ama çoğumuz adam olacak kadar okuyamadık ve tüm kapıları yüzümüze kapattılar. Ne olmuş yani, sonunda hırsız ya da kapkaççı olduysak, kıskandığımız insanlardan intikam alabileceğimiz zaman gelen dek sabırla beklediysek? Mutlu ailesi olan makbul insanları görünce kıskanıyordum. Ben de böyle bir hayat istiyordum. Nihayet, istediğim her şeye sahip oldum ve şimdi, mutluluğu tattıktan sonra biri çıkıp o mutluluğu benden çalınca içimdeki yara yeniden kanamaya ve birikmiş tüm kinim irin gibi akmaya başladı.’

Uzun zaman önce bir imamın camide cennet hakkındaki sözlerini dinlemişti; nehirlerden süt akacak, bakire huriler emirlerine amade olacak, tüm istekleri yerine gelecek, hiçbir şey yasak olmayacaktı. Tüm bunlar kulağa çok güzel geliyordu; gerçek olamayacak kadar güzel. Onun bu görkemli şeylere ihtiyacı yoktu; herkese eşit miktarda pirinç düşmesi onun için yeterliydi. Belki de tüm temennilerin en görkemlisi buydu. “

Gayet rahat okunan, başarılı bir şekilde çevirmiş Güzellik Bir Yaradır’ı Emre Gözgü. Fakat, ne yazık ki redaksiyon sırasında kolaylıkla giderilebilecek, okuma zevkini sekteye uğratan kimi kusurları da var kitabın. Örneğin,  “Doğrusu, canı istediği herkesle yatabileceğini biliyordu.”, “Herkes Shodancho’nun köpekleri çok sevdiğini ve köpek yetiştirdiğini, gerilla yıllarında yaban köpeklerini evcilleştirdiğini bilirdi.” ve “On çocuğum daha olsa, bu çocuğum biri tarafından öldürüldü ve bu yüzden hiçbir zaman huzura kavuşamayacağım,” cümlelerinde olduğu gibi. Neyse ki böyle cümleler az sayıda.

Bir başka sorun da kip tutarsızlıkları: Cümleler -di’li geçmiş zamanla başlayıp, -miş’li geçmiş zamanla devam edebiliyor. Örneğin, “Güzel Rengganis’in sekiz saatlik bir yürüyüşle ulaşılabilen gerilla kulübesine varması tam bir gün bir gece sürdü. Yolda kaybolmuş, oraya buraya sapıp zaman kaybetmiş ve kucağında bebeği olduğu için oldukça yavaş yürümek zorunda kalmıştı. Ayrıca büyük bir aptallık yapıp yanına erzak almayı unutmuştu. Bu yüzden gerilla kulübesine vardıklarında açlıktan ölmek üzereymişler.”

Bu tür ufak tefek aksaklıklar da olmasa, kusursuz bir Türkçe diyebilirdik.

Güzellik Bir Yaradır’ı okuyun. Modern Endonezya edebiyatının başarılı, pek çok ödül almış, pek çok dile çevrilmiş bir örneği olduğu için değil yalnız; iyi bir roman olduğu, anlatılmaya değer hikâyeler anlattığı ve gayet başarılı bir çeviri olduğu için de.

Kitapçı, çevirmen.

Yorumlar

Yorumlar: 0