Hayatın ve Aşkın Yasaları

Hayatın ve Aşkın Yasaları

Orhan Pamuk, İzmir’de dinlediğim bir konuşmasında, “İngilizce yazan biri on üzerinden yedilik yazıyorsa, yüksek olasılıkla birçok dile çevrilir. Ancak Türkçe, İzlandaca, Urduca, Litvanyaca gibi dillerde yazıyorsa (verdiği örnekleri hatırlamıyorum, o nedenle uydurdum dilleri, affola) , başka dillere çevrilebilmek için en az on üzerinden en azından 9 filan alması gerekir,” demişti. Connie Palmen Felemenkçe yazıyor; Litvanyaca kadar talihsiz değilse bile İngilizce kadar talihli olmadığı açık bir dilde.

Kitabı adına bakarak almıştım. Yazarı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Okuduktan sonra, Connie Palmen İngilizce yazıyor olsaydı neler olurdu diye düşünmedim değil. Kadın çok iyi yazıyor. Demedi demeyin.

Başkahramanımız biraz uyumsuz bir genç kadın. Felsefe okuyor. “İnsan toplumsal bir yaratık olarak, virajda doğrulmaya ve bedenini yoldan mümkün olduğunca uzaklaştırmaya eğilimlidir. Oysa tam tersini yapmalı; ivmeyle birlikte hareket etmeye çalışmalı, burun yere sürtülene kadar viraja yatmalıdır. Korktuğunuz şeyi yapmalısınız, en güvenlisi budur,” türünden acayip fikirleri var. Ayrıca üstün zekalı olduğunu zeka testiyle kanıtlamış biri ve çocukluğundan beri yazar olmayı istemiş. Hatta çocukken rüyasında Nobel aldığını görmüş; o derece. Dolayısıyla yazmak üzerine düşünüp duruyor: “Gerçek ve yazma eylemi birbiriyle bağdaşmaz. Eğer insan dünyanın emme gücüne karşı yeterince direnç göstermiş ve sonsuz yolculuklardan sonra masasının başına varmışsa, bunu çabuk fark eder. Orada oturursunuz ve içtenlikle dürüst olmak istersiniz, dünyanın inceleyen gözleri karşısında, yapmakta sürekli başarısız kaldığınız şeyi yapmak istersiniz. Dürüst olmak çok zordur. İnsan yazarken bu konuda daha az sorun yaşandığını sanır, çünkü yazarken, sizi yalan söylemeye ve hiçbir zaman yapmayacağınız ve söylemeyeceğiniz şeyleri yapmaya ve söylemeye zorlayan insanların seslerinden, gözlerinden ve kulaklarından uzaktasınızdır. Yani öylece oturur ve yazarsınız, her şeyi gerçeğe sadık kalarak yazarsınız, yazdıklarınızı bir kez daha okursunuz ve dehşetle fark edersiniz ki, yazıya dökülmüş gerçek, gündelik yalanlardan daha kötü ve çok daha çirkin bir yalan gibi görünmektedir. Bu nedenle, çok sayıda insan yazdığı halde, az sayıda insan yazar olur. … Devam etmek isteyen kişi, yeni baştan yalan söylemek zorundadır. Gerçeğe duyulan özlem aynı kalır, ama asıl beceri, gerçeği, üzerinde yalan söyleyerek ifade etmektir.”

Biz olayları genç biri olan başkahramanın ağzından dinleriz ama Palmen arada bir olgun yaşıyla araya girmekten kendini alıkoyamaz: “Gençlik aldatıcı bir şeydir. Gençlikte yaşam bize, ara sıra şöyle bir okşadığımız için ayaklarımızın dibinde kıvrılıp yatacak ve bize sonsuza kadar sadık kalacak, ehlileştirilmiş bir hayvan gibi gelir. … İnsan gençken, yapmak veya olmak istediği şeye kendi gücüyle ulaşmak zorunda olduğunu aklından geçirmiyor. Bir şeyi yürekten istemenin yeterli olacağını sanıyor. Gençken her şey kendiliğinden olur ve insan bunu geldiği gibi alır, iyisiyle, kötüsüyle. Günün birinde isteğin, gerekli olmakla birlikte insanın hedeflediği yaşama ulaşması için yeterli olmadığı gerçeği, insanın suratına bir tokat gibi çarpar.  …Çalışmanın güzelliğinin ve gerekliliğinin, çalışmanın gerçekliğinin – gerekirse sonuçlarını da gözardı ederek – bilincine vardığımızda, gençlik bitmiştir.”

“Eğer mutlaka yazar olmak istiyorsanız, kitap yazmalısınız, başka türlüsü olmaz,” der, bunu bilir ama yazamaz kahramanımız. Yetenekli olduğunu bilir, bunun üzerinde düşünür ve gayet haklı tespitlerde bulunur: “İnsan yeteneğe hayata sarılır gibi sarılmalıdır, çünkü günün birinde ikisi iç içe geçer. O zaman hayat bizim yeteneğimiz olur, yetenek de hayat. Sadece yanıltıcı bir vaat olarak kalan yetenek bizim ölümümüzdür, bundan eminim. İçimize yerleşir ve hayatın nasıl olabileceği konusunda, belli bir zamandan sonra da hayatın nasıl olması gerektiği konusunda ortalığı birbirine katar. Bizi kendi hayatımızın bir kereliği ve güzelliğine doğru yükseltmesi gereken şey, zamanla bizi aşağı doğru, ölüme, büyük eşitleyiciye doğru çeker. “

Hin bir zekaya sahiptir. Şu tespitleri ne çok alanda, ne çok kişi için geçerlidir, öyle değil mi? “Hollanda özgün filozoflarının fazla olmasıyla ünlüdür ve o güne kadar izlediğim seminerler de bana bu görüşü doğrulayacak yeterince gerekçe sağladı. Doçentlere gelince, o güne kadar karşılaştıklarım sadece, yabancı bir filozofun yapıtlarını dipnotlarına kadar ezbere bilen ve öncelikli olarak, filozofun kendisinin çok daha güzel bir dille kağıda döktüklerini başka sözcüklerle kendilerini gösteren, büyümüş okul çocuklarıydı. Hiçbirisinin sunacağı kendine özgü bir şeyi yoktu.”

Kendi türünden bütün kadınlar gibi bazı mevzularda jetonu geç düşer: “Bir kadının bir erkekle olan randevusuna on dakikayla yarım saat arası bir gecikmeyle gitmesinin yerinde olacağını o zamanlar henüz bilmiyordum. Her zaman tam saatinde buluşma yerinde olurdum.”

Birinden dinlerken çok ilginç gelen kimi kitapların biz okuduğumuzda niye aynı etkiyi yapmadıklarının şu aşağıdakinden daha iyi bir açıklaması geliyor mu aklınıza? “Evdeyken odamda onun sözünü ettiği kitapları okuyordum, ancak bu kitaplarda okuduklarım, De Waeterlinck’in metinleri dönüştürme, başka metinlerle karıştırma, onlara kendi baharatlarını katıp, kendine özgü Flamancısının tuhaf tınılarına dökerek aktarma tarzına yaklaşamıyordu.”

Felsefe seminerleri izlerken yaşlı bir grupla tanışır. Gençken hepimizin düştüğü yanılgıyla, yaşlılıkta soruların bitmese de azaldığını sanmakta ve fena halde yanılmaktadır: “Onlar girişin çatılı kısmına girmeden önce ikisini aniden bir fotoğraftaymış gibi gördüm, çerçeveyi giriş kapısı oluşturuyordu. Bu resim içimi acıma duygusuyla doldurdu. Yaşlıydılar ve böyle bir günde, profesörü dinleyebilmek için, güçsüz kemiklerini tehlikeye atıyor, hatta kelle koltukta kapıya varmaya çalışıyorlardı. Yetmiş yaşında hâlâ benim sorduğum soruları mı soruyorlardı, içlerinde hâlâ bilgi açlığı; kendi kafalarındaki kemirici muhalifin sesinden daha berrak bir sese duydukları özlem mi vardı? Bunun hiç sonu yok muydu? “

Yaz(a)madığı için ara sıra rasyonalizasyona başvurması kaçınılmaz olur ama bunu da büyük bir incelikle yaptığını kabul etmek gerek: “Dile duyduğum sevgi çok büyük. Kalemi elime alır almaz acınası sözdiiziminin altında ezilmesine ve yüreğimdeki iki ruh arasında, sanatçı ve filozof arasında yıpranmasına seyirci kalamayacak kadar çok seviyorum dili. İkisi de değilim ben ve bu durumumla uzlaştım. Ben dilin kölesiyim, yazarlar benim suflörlerim ve ben onların sözcüklerini aktarıyorum. İnsanın nasıl ölmesi gerektiğini bilmesi sonuçta sezginin gizemidir ve bu senteze vardığım için de hoşnudum. Ben bir okuyucuyum, konuşmacıyım, oyuncuyum, fazlası değil. İzleyiciyle dolaysız temas, benim için vazgeçilmez bir şey.”

Edebiyata büyük saygısı vardır: ‘Klişe, edebiyatın ölümüdür, dil fakirliğinin ve özgünlükten yoksun olmanın belirtisidir.’

On dört yaşında Mösyö Sartre’ı okumuştur, bu yüzden ha bire düşünür: “Belki de insan ancak kendisini bir kez bütün hatalarıyla olduğu gibi kabul ettikten sonra başkalarına karşı da gerçek anlamda açık olabiliyor. Ben, sadece kendi eylemime bağlı olan, kendim için yapabileceğim, dışarıdan, yukarıdan ya da başka herhangi bir yerden kabul etmek zorunda kalmayacağım şeylere değer vermeyi öğrendim. … Onlara bakıyor ve o zamana kadar sadece şiirleri anladığım bir biçimde anlıyordum: Sezgisel, bütünsel ve hemen her seferinde beni o denli etkileyenin ne olduğunu başkasına anlatamayacak şekilde.

Böyle bir kahramanın sanat nedir, sanatçı kimdir tartışmalarından uzak kalması düşünülemez elbet: ‘İstemediğin bir anlamın sana atfedilmesini engellemeye çalışıyorsun ama bu kaçınılmaz bir şey, öyle değil mi? Anlam, insanın kendi tekelinde tutamayacağı bir şeydir; ortaya çıkı da ben Lucas Aasbeek, şu anlama gelirim ve yaptığım şeyler de sadece şu anlama gelir, başka hiçbir anlamları yoktur diyemezsin. Anlamı başkasına bırakmak, sanatçı olarak mevcut olmamayı göze almak zorundasındır.’

‘Dünyaya bir durum üzerinden, bir obje üzerinden, bir kitap üzerinden ulaşabilirsin ve kendin kişi olarak hazır bulunmak zorunda kalmadan dünyaya hitap edebilirsin. Hem oradasındır, hem de aynı zamanda orada değilsindir. Sadece durum oradadır ve onun üzerinden kendi varoluşunla diğerlerinin varoluşu arasında ilişki kurarsın. Kendini, kendinden başka bir şey olan, buna rağmen senin adını taşıyan bir şey vasıtasıyla ifade etme cesaretini göstermen gerekir.

‘Herkes sanatçıdır aslında. Büyük sanatçılara ilişkin mitler bence hiç hoş değil, bunlar insanları ürkütüyor ve kendilerinin bir şey yaratmaya muktedir olmadıklarını gösteriyor insanlara. Bu çok fazla abartılan bir durum. Sanat ve kişi olarak sanatçılar çevresinde oluşturulan mitler insanların yaratıcılığını köreltiyor ve ben bu duruma daha fazla katılmayı reddediyorum.’

‘Elbette herkes bir sanatçı, ama herkes sergi açmıyor, kitap yayınlatmıyor ya da sahneye çıkmıyor, fark burada. Bence insan, yaptığını aynı zamanda elden çıkartabiliyorsa sanatçıdır. İnsan hüzünlü şiirlerini, bilgilendirici günlüklerini, yaptığı resimleri ya da kibrit çöpünden değirmenleri çekmecesinde sakladığı sürece diğerleriyle bir ilişkisi yoktur. İnsan ancak sınırı aşar da topluma varan eşiği geçerse sanatçı olur. İnsan dünyayı ancak o zaman, bir duruma anlam verme konumuna getirir.’ “

Hafiften bir megalomanyaklığı da yok değildir: “Dünyaya bir şey açıklamak istiyorum, insanlara kendi yaşamlarındaki olayların ardına gizlenen o dile kulak vermeyi öğretmek istiyorum. O zaman dünyayı dilsiz anlamsızlığından, gereksiz, suskun şimdiden kurtarabilecek insanlar haline gelebilirler. …Niçin buradayım? Niçin buraya geldim? Neyse ki yetenekliyim doktor bey, gerçekten de, her zaman öyleydim, bundan hiç kuşku duymadım. Kendimi hep zengin hissettim, kendimde hayatı nasıl geçerse geçsin güzel bir hayat haline getirme yeteneğini hep hissettim ve hayatımda güzellik her zaman oldu. …Çok fazla kitap okudum. Kafamın içinde çok şey oluyor.
Bazen bakmaktan yorgun düşüyorum. Neredeyse sağlıksız ölçüde mutluyum. Kendimi yıpratıyorum.
Bu normal mi?
Her şey yolunda mı?”

Şu dedikleri bizi de düşünmeye sevk eder muhakkak: “Diyelim ki nesneler için geçerli olan insanlar için de geçerli ve onlar da kendinde hiçbir şey değil, hem de hiçbir şey. Korkunç bir düşünce ve bu nedenle sanırım doğru. O zaman biz insanlar da, nesnelerin bize bağımlı olduğu gibi birbirimize bağımlıyız demektir. O zaman ancak başkasının bizden yaptığı şey olabiliriz ve ancak diğerleri bize kendi hikâyeleri içinde bir önem verecek kadar sevgiye, isteğe sahipseler bir önem kazanabiliriz. O zaman ister istemez diğer insanların hikâyelerindeki figürler haline geliyoruz, ama onların dışında, sadece kendimiz için ifade ettiğimiz bir şey yok, önemsiziz, suskun, gereksiz varlıklar. Başkalarının merhametine terk edilmiş bulunuyoruz, onların eseriyiz. Kendimize kalansa hiçlik. … Yazan bir kadın erkeklerin alanına girmiş demektir. Başkaları üzerinden önem kazamada kendi aracından vazgeçmekte ve bunu yerine erkeğin araçlarına, kaleme ve sözcüklere; güçsüzlüğün silahlarına el atmakta demektir.

Erkekler, yalnızca kafalarında da olsa kadınların onları sevmesini sağlamak için kitap yazarlar ve eğer kadınlar kitap yazıyorsa erkeğin kendisini sevmesi için yazar. Ama erkekler yazan kadınlardan kaçarlar. Bir kadın asla erkeklerin iyi olduğu alanlarda bir şey yapmamalıdır. Bu noktada daha önce de yanılmıştım. Oğlanların kendilerine benzeyen kızları sevdiklerini sanırdım ve bu yüzden daha vahşi bir Kızılderili, daha sert bir asker, kavgada acımasız, daha katı, daha atılgan oldum.

Ama oğlanlar kendilerine benzeyenlerden hiç hoşlanmazlar. Süslenen, kıkırdayan, kadınca konuşan, benim kendime her zaman yasakladığım şeyleri yapan gerçek kızları severler.

İstekle hırsı karıştırdım, olmakla sahip olmayı karıştırdım. Onun tarafından istenmek için, istediğime benzemeye çalıştım. Mutlaka birisi olmalıydım.”

Klişeleri sorgulamaktan hiç geri durmayan biri: “Bu budalaca beylik laflar ne zamandan beri bizi terörize ediyor? Hangi salak, insanları, bir başkasını sevebilmek için önce kendilerini sevmeleri gerektiğine inandırmış? Bu bütün zamanların en acımasız, en gülünç, en aptalca yasası ve yirminci yüzyılı idare ediyor. Bu tam bir akılsızlık. Bir başka insanı sevmeliyiz, bir başka insan da bizi sevmeli, tamam da, bir de kendimizi sevmeyelim artık, bu mümkün değil. Bir başkası tarafından sevilmeden kim kendini sevebilir ki? Hiç kimse. Çoktan bir düzine özgüven önlemi almış bir avuç saplantılı kaçık belki. “

Bence Connie Palmen’i okuyun. Yalnızca bu kitabıyla Uluslararası IMPAC Dublin Edebiyat Ödülü’ne aday gösterildiği için değil, emin olun başkahraman Marie’le tanıştığınıza pişman olmayacaksınız. Çevirisi de gayet güzel. Ayrıca dilimize çevrilmiş iki romanı daha bulunuyor. Okumak için sabırsızlanıyorum.

 

Kitapçı, çevirmen.

Yorumlar

Yorumlar: 0