İlyada-Homeros-Can Yayınları

İlyada-Homeros-Can Yayınları

“İlyada destanı, 24 bölümden ve 16.000’i aşkın dizeden oluşur. Troya Savaşının dokuzuncu yılında 51 günlük bir süreyi kapsar. Yani o büyük savaşın kısa bir kesitidir bu destan.”

Homeros’un İlyada’sı. Bir büyük destanın 589 sayfalık küçük bir kitaba sığmış öyküsü arka kapakta böyle tanıtılıyor. Evet, 589 sayfa çok az. Homeros için, İlyada için, İsa’dan dokuz yüzyıl önce başlayıp günümüzde bile canlılığını yitirmeyerek yalnız edebiyatı değil yaşamın her alanını etkileyen bir öykü için kısa, çok kısa.

Ama bu tanıtımla, insan bir anda İsa’dan dokuz yüzyıl öncesine gidiyor. Anadolu’yu, İzmir’i, Troya’nın bulunduğu bölgeyi, Çanakkale Boğazı’nı düşünüyor. “29 yüzyıl önce acaba nasıl görünürdü oralar?” diye geçiyor aklından. Hele bu topraklarda doğup büyümüş biriyse, kendi atalarının da Homeros’un anlattıklarını dinlemiş, hatta yaşamış olabileceği olasılığıyla daha da heyecanlanıyor. Sonra tarih boyunca Anadolu’da yaşanan değişimler nedeniyle “Keşke Homeros’a uzansaydı köklerim ama benim atalarım herhangi bir zamanda herhangi bir yerden gelmiş olabilirler” diyor. “Hisarlık Tepesine ben gitmiş miydim? Neredeydi? Çevresi nasıldı? Troya’da dolaşmış mıydım? Akhalar Topluluğu, Agamemnon, Homeros ve İlyada düşlerimden çıkıp canlanıvermiş miydi o sırada?”

Azra Erhat kitap için 1958’de yazdığı önsözde, kitabın içine ve arkasına açılacak kapıları fazlasıyla anlatmış, göstermiş.

“Homeros kimdir? İnsanlar yirmi beş yüzyıldır bu soruyu evirdiler, çevirdiler, araştırdılar durdular, gene de bir sonuç alamadılar. Homeros bir bilmece olarak kaldı: onu hiç bilmiyoruz, hiçbir zaman bilemeyeceğiz desek de yeri, biliyoruz, hiçbir şairi bilmediğimiz gibi biliyoruz desek de yeri.”

Azra Erhat kitabın kapısını bu soruyla açıp önemli bir saptama yapıyor. “İnsanlık tarihinde bir gün geldi ki, sanatçının kimliğini kestirmek için eserine bakmakla yetinmez oldu insanoğlu.” Bir üniversite profesörü: “Homeros sorunu mu? 40.000 cilt kitap!” dermiş ona.

“Bugün okuyucu Homeros destanlarının tadına varmak için bilimden ne kadar arınmaya çalışsa, boşuna uğraşır, bilime ne kadar dalsa o kadar çıkmaza girer, kısacası bilimle de yapamaz, bilimsiz de edemez.”

Azra Erhat bunu söyledikten sonra anlatmaya Homeros’u bilime başvurmadan dinleyen çağlardan başlıyor:

“Yunan ilkçağında Homeros’un adı da İsa’dan önce yedinci yüzyıldan beri geçer. İonya filozofları, ozanları, tarihçileri sözünü ederler. Kimi önü över, kimi onu yerer, ama tek olduğuna kimsenin kuşkusu yok gibidir.”

Halikarnaslu Heredotos’tan “Hesiodos’la Homeros Yunanlıların tanrı soylarını kurdular, ad ve ekadlarını taktılar tanrılara, yetkilerini ve işlerini ayırdılar, görünüşlerini belirttiler” alıntısını yaparak Homeros’un Heredetos’tan dört yüzyıl önce, 850 sularında yaşamış olduğu sonucuna varıyor. Platon’a değin Homeros’u anmayan tek bir Yunan yazarı bulunmadığını, ne var ki söylenenlerin birbirini pek tutmadığını söylüyor.

Homeros tartışması Platon’la başlamış. Ona göre de Homeros, Yunan dünyasında bütün inanışların babasıymış. Yunanistan’da eğitimin Homeros destanlarının üstüne kurulmuş olduğu bilinen bir gerçekmiş. Yalnız Atina değil, bütün Yunan devletleri Homeros’u her türlü bilginin özü olarak benimsemişler. Yunan insanı din, politika, askerlik, gemicilik, hekimlik gibi çeşitli bilgileri öğrenmek için Homeros destanlarına başvurur, bunları ezbere bilir, canlı bir kitaplık gibi içinde taşırmış.

Azra Erhat yirminci yüzyıl okuyucularının Homeros’u anlamadığı, şiirinin tadına varamadığı için Platon’a içerlediğini söylüyor. Ancak onları haksız buluyor, Platon’un zamanında Homeros’un şiir değil kutsal kitap olarak okunduğunu, oysa bu sarsıntının bilimin doğmasının yolunu açtığını vurguluyor.

İ.S. beşinci yüzyılda “Edebiyat Üzerine Bir El Kitabı”nı yazan Proklos “Homeros kimin oğluydu, nerede doğdu yaşadı? Bunu açıklamak kolay değil. Çünkü kendisi bize bu yönde bilgi vermediği gibi, ondan söz edenler de kesin bir sonuca varamamışlar ve bir sürü hayale kapılmışlardır. Kimi Kolophon’da doğduğunu, kimi Khios’ta, kimi İzmir’de, kimi de İos’ta ya da Kyme’de dünyaya geldiğini söyler. Kısacası hiçbir kent yoktur ki Homeros’u kendi oğlu gibi benimsemiş olmasın. Bu yüzden Homeros’a dünya yurttaşı desek yeridir” diyormuş. Azra Erhat yedi kentin Homeros’un yurdu olmakla övündüğünü, ama bunların beşinin Anadolu’da ya da adalarda, yani İonya’da olduğunu söylüyor.

Homeros’un döneminde yazının bilindiğini, ancak bundan onun destanları kaleme aldığı, yani yazıyla yazdığı sonucunun çıkarılamayacağını, İlyada ve Odysseia’nin sözlü bir geleneğin ürünleri olduğunu, ilkçağdan kalma bir tek metnin ortaçağda çeşitli kopyaları olarak elimize geçtiğini vurguluyor. Sorunun tartışma konusu olmaktan çıkmadığını belirterek kendi görüşünü açıklıyor:

“İlyada, Homeros adında Anadolulu bir ozanın İ.Ö. dokuzuncu yüzyıl sularında yarattığı bir destandır.”

Konuyu “Homeros’u anlamak için 40.000 cilt kitap okumamalı, tersine yalnız İlyada ile Odysseia’yı okumalı, tadına vara vara” diyerek bağlıyor.

….

“Çanakkale’den bir kaptıkaçtıya binersiniz” diyerek başlıyor Azra Erhat Troya’yı, yüzyılları birbirine katıp da doğu ile batı arasında kavgaya, dövüşe sahne olmuş bu toprağı anlatmaya. “Bu kent zengindi, arkasında bolluk, uygarlık kaynağı koca Anadolu vardı da ondan boyuna saldırılara uğradı demek, masalın değil, tarihin işi. Masalcı ipuçlarının hepsini veriyor, alsın tarihçi anlatsın bize Troya’nın gerçeklerini” diyor. Troya’nın gerçek olabileceğini 19. yüzyıl ortasına dek kimsenin aklından bile geçirmediğini belirterek bir Homeros aşığının, Heinrich Schliemann’ın öyküsüne geçiyor. Schliemann’ın çalışmaları iki bilim kolunun birleşmesine yol açmış. Efsaneye dayalı bir destan olduğu bilinen İlyada’nın tarihsel temellerinin filoloji ve arkeoloji araştırmalarıyla bilimsel olarak aydınlatılabileceği anlaşılmış.

Azra Erhat çeşitli kavim adlarıyla Yunanistan’a yerleşen Hellenlerin küçük kentler kurarak her bölgeyi güçlü bir kaleyle egemenlikleri altına aldıklarını anlatıyor. Mykene, Pylos, Sparta, Phtika bu kalelerden birkaçıymış, her birinin başında sürüsü ve tarlası en çok olan bir kral varmış. En güçlüleri Mykene kralıymış. At tanrısal bir hayvan olarak görülüyor, büyük değer veriliyormuş. Erhat 2000’den 1000 yılına dek sğren ırk kaynaşmasında Ege ve Anadolu’nun tanrı efsanelerini, tanrı kültürlerini Akhaların kendilerine uyarladıklarını, en büyük tanrıları Zeus’un bile adının Hellence olmadığını, Giritli tanrı Zeus’un, Anadolulu Ana Tanrıça Kybele’nin, Anadolulu Tanrı Apollon’un Akhaların din düzenine girip özlerini değiştirdiğini öne sürüyor.

Destanların kimin için olduğunu soran Erhat, Homeros’un bir tarafı tuttuğunu, ama dikkatli okuyunca tutar göründüğü tarafı gerçekte tutmadığı sonucuna varılacağını söylüyor. Destanda Akhalar’ın daha soylu daha yürekli daha akıllı gösterildiğini, Akhalara ya da Akha soyundan dinleyicilere okunmak için yazıldığı izlenimini verdiğini belirtiyor. Ama Homeros’un Anadolu toprağını övmek, Troyalıların Akhalardan çok daha insan, çok daha uygar olduklarını belirtmek için hiçbir fırsatı kaçırmadığını, destanın sonunda kenti gelip yıkan Akhalara bir insanlık dersi verdiğini de söylüyor.

İlyada.

“Homeros’un Yunanca İlias adını taşıyan destanı, İlyon ya da Troya olarak anılan kentin destanıdır. Konusu Troya savaşı olmakla birlikte, hem bu savaşın ancak kısa bir dönemini kaplar, hem de Troya efsaneleri diye andığımız büyük bir efsane ve masal çemberinin küçük bir bölümünü içine alır. İlyada’da bütün bir savaşın öncesi ve sonrasıyla bir otuz yıl süreyle uzanan öyküsünü arayan okuyucu, büyük bir düş kırıklığına uğrar. Aslında İlyada, Troya’nın destanı değil, Akhilleus’un destanı sayılmalıdır.”

Azra Erhat, İlyada’yı böyle tanıtıyor. 24 bölümlü ve 16.000’i aşkın dizeli bu koca destanın Troya Savaşı’nın dokuzuncu yılında 51 günlük bir sürede geçtiğini, Akhilleus’un Akha ordularının başkomutanı Agamemnon’a öfkesiyle başlayan destanın Hektor’un ölüsünü babası Kral Priamos’a vermesiyle bittiğini söylüyor.

Destanın 24 bölümü elyazmalarında Yunan alfabesinin harfleriyle gösterilmiş, Azra Erhat destanın kısa özetini verirken bölüm numaraları ve başlıklarıyla birlikte bu harfleri de belirtmiş:

Bölüm I. (Alpha) : Sesleniş-Akhilleus’un öfkesi

Bölüm II. (Beta) : Agamemnon’un düşü – Toplantı – Gemilerin sayımı

Bölüm III. (Gamma) : Andlar – Surların üstündeki sahne – Paris ile Menelaos’un teke tek dövüşü

Bölüm IV. (Delta) : Andların bozulması – Agamemnon’un orduları denetlemesi

Bölüm V. (Epsilon) : Diomedes’in kahramanlıkları

Bölüm VI. (Zeta) : Hektor’la Andromakhe’nin buluşması

Bölüm VII. (Eta) : Hektor’la Aias arasındaki çarpışma – Ölülerin kaldırılması

Bölüm VIII. (Theta) : Zeus’un İda Dağı’ndan savaşı yönetmesi

Bölüm IX. (İota) : Akhilleus’a gönderilen elçiler – Yiğidin barakasındaki tartışma

Bölüm X. (Kappa) : Odysseus’la Diomedes’in keşfe çıkmaları – Dolon

Bölüm XI. (Lamda) : Agamemnon’un kahramanlıkları

Bölüm XII. (Mü) : Duvar dibindeki savaş

Bölüm XIII. (Nü) : Gemilerin önündeki savaş

Bölüm XIV. (Ksi) : Zeus’un aldatılması

Bölüm XV. (Omikron) ; Duvara ikinci saldırış

Bölüm XVI. (Pi) : Patroklos destanı

Bölüm XVII. (Ro) : Menelaos’un kahramanlığı

Bölüm XVIII.(Sigma) : Akhilleus’a yeni silahlar yapılması

Bölüm XIX. (Tau) : Akhilleus’la Agamemnon arasındaki barışma

Bölüm XX. (Ypsilon) : Tanrıların savaşa karışması

Bölüm XXI. (Phi) : Irmak kıyılarında savaş

Bölüm XXII. (Khi) : Hektor’un ölümü

Bölüm XXIII.(Psi) : Patroklos’un ölüsüne düzenlenen törenler

Bölüm XXIV. (Omega) : Priamos’un Hektor’un ölüsünü geri alması – Hektor’a ağıtlar

….

Tanrılar.

Homeros tanrıları yüksek bir dağda otururlarmış, Olympos’ta. Binbir doruklu, hep karlarla örtülü, pırıl pırıl ışıldayıp sarplığı ve yüksekliğiyle göklere karışan bir ulu dağda. Azra Erhat tanrı dünyasını insan dünyasında gördüğü gerçeklerle canlandıran Homeros’un, tanrıları pek ciddiye almadığının öteden beri dikkat çektiğini söylüyor.

Azra Erhat “insan gibi tanrılar” diyerek Homeros’un tanrı dünyasını insanların dünyasında gördüğü gerçeklerle canlandırdığını, Tanrıyı kusursuz bir varlık olarak tasarlayan tek tanrılı dinlerden geçenlerin tanrıların insanlar gibi zayıf ve kusurlu gösterilmesini yadırgadığını söylüyor. Homeros’un bu alanda yalan söylediğine inanan Platon da, ideal devletinde bu ozana yer vermemiş. İsa’dan 850 yıl kadar önce yaşamış Homeros’la Platon arasında yüz yıldan az bir zaman geçmiş. Erhat Yunan ilkçağında şiirle felsefe arasındaki ayrılığın Homeros kadar eski olabileceğini, yedinci yüzyılda doğaya bakmakla kurulan gerçekçi düşünüşün ozanların malı olan tanrı efsanelerini hiçe saydığını söylüyor.

….

İnsanlar.

“İlyada’da karşımıza çıkan kişiler belli bir dünyanın insanlarıdır. Homeros bu dünyayı en ufak çizgilerine varıncaya dek anlatır, gözümüzün önünde canlandırır.”

Azra Erhat İlyada insanlarını, dünyalarını anlatmaya böyle başlıyor. Binden fazla gemiyle ve Troyalıların ordusundan on kat büyük bir orduyla Troyalılara saldırdıkları söylenen Akhaların bu sefere niçin çıktığını soruyor. Homeros bunu karısı kaçırılan Menelaos’un öcünü almak için diyerek açıklıyormuş.

İlyada’da insanlar yalnızca savaş alanlarında değil, günlük yaşamlarında da anlatılıyormuş. İlyada’nın en güzel, en gerçek, en insanca sahneleri bunlarmış. Evler avlulardan, oturma ve yatak odalarından, ahırlardan, kiler ve ambarlardan oluşuyormuş. İnsanlar ve hayvanlar burada barınıyor, tüm ihtiyaçlar kapalı bir ekonomik sistem içinde burada karşılanıyormuş. Buğday ve arpa öğütülüyor, un elenip ekmek yapılıyor, yün ve kendir bükülüp dokunuyor, dışarıyla ilişki olmadan yaşam sürebiliyormuş. İşleri çok sayıda hizmetçi ve uşağın yardımıyla evin hanımı ve efendisi yapıyormuş.

Homeros kadınların yaşamını uzun uzun anlatmış. Her yiğidin kız olarak aldığı bir karısı, kral ve önderlerin ayrıca birçok tutsağı olurmuş. Yağmalanan kentlerden alınan bu kadınlar asıl eşler kadar sevilip sayılabilirmiş. Akhilleus Briseis’e bağlılığını hiç gizlemez, sevgili karısını elinden aldığı için Agamemnon’u affedemezmiş.

….

Anlatım.

Azra Erhat Homeros, Troya, İlyada, tanrılar ve insanlar üzerine yazdıklarından sonra destanın anlatım özelliklerini inceliyor. Kimin nasıl anlattığını araştırıyor. Çeviri sırasında yaşadığı zorluklardan söz ediyor.

“İlyada’yı anlatan adam bu öyküyü kendi ağzından anlatsa, herhalde kendinin kim olduğunu daha kesince belirtir, biz de Homeros var mıydı, yok muydu, destanı bir ozan mı, birçok ozan mı yarattı diye sonuçsuz, verimsiz tartışmalara girişmezdik” diyor.

Homeros’un İlyada’nın yalnızca ikinci bölümümünün bir yerinde “ben” diyerek konuştuğunu, ancak bu parçanın ona ait olup olmadığının pek bilinmediğini, tarihsel çağlarda bilinmeyen birçok kentin adını sayan Gemi Katalogu’nun İlyada’ya sonradan eklenmiş bir bölüm olabileceğini belirtiyor. Homeros hakkında kimin anlattığını değil, nasıl anlattığını sorarak bilgi edinebileceğimizi söylüyor.

İlyada düz akışlı bir anlatmaymış. Odysseia’deki gibi geriye dönen, anılara dayanan bir anlatış değilmiş, savaşın 51 gününde geçen olaylar zaman sırasına göre anlatılıyormuş. Ama Erhat İlyada’da değişik uzunluk ve önemde ek öykülerin, yineleme ve gerilemelerin bulunduğunu, bazı anlarda geriye atlandığını, Troya efsanelerinin çoğunun bu şekilde anlatıldığını, destanın yirmi sekiz yüzyıllık süreyi aşıp Batı edebiyatının en büyük eseri olarak bize ulaşmasında zaman akışına bağlı kalmaksızın anlatılan bu olayların payı olduğunu belirtiyor. Homeros’un anlatmakla kalmayıp kişiler, yerler ve eşyalarla ilgili kaynakları da ince ayrıntılarıyla tanımlayıp bildirdiğini söylüyor. Hephaistos’un Akhilleus için yaptığı silahların üç yüze yakın dizede anlatılması örneğini veriyor.

Erhat kitabın 1958’de yazdığı önsözünde, İlyada’yı eşsiz bir çalışma arkadaşı olan A.Kadir’in kusursuz bir Türkçeyle kurduğu şiir dilinin sağladığı katkıyı da anlatmış.

….

İlyada’dan esintiler.

Dönüp dönüp okunabilecek, her geçişte yeni yolculuklara çıkılabilecek bir kaynak. Dağlardan yirmi dört saat değişik rüzgarlar gelir ya hani günün yirmi dört saatinde, yılın üç yüz altmış beş gününde.

İlyada’ya da her başlangıcınızda farklı bir sondan çıkabilirsiniz.

” Söyle, tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle.

Acı üstüne acıyı Akhalara o kahreden öfke getirdi.

ulu canlarını Hades’e attı yiğitlerin,

gövdelerini yem yaptı kurda kuşa.

Buyruğu yerine geliyordu Zeus’un,

ilk açıldığı günden beri araları

erlerin başbuğu Atreusoğlu’yla tanrısal Akhilleus’un.”

İlyada’nın elli bir gününün anlatımı böyle başlıyor. Geçmişin gizemli dünyasına, 28 yüzyıl öncesinin Ege sularına ve tepeden kıyıdaki Akha gemilerine bakan Troya kentine, denizin iki yakasındaki insanların sırlarına açılan kapı böyle aralanıyor.

Akhilleus savaşa özlemiyle anlatılıyor. Homeros, öykünün ayrıntılarını anlatıyor. Euboie’den gelen Abant’ları, güzel Atina’nın insanları Atinalıları, Mykene’de, Lakedaimon’un derin vadilerinde, Knossos’ta oturanları sıralamaya koyuluyor. Ardından Troyalılara, Dardanielilere, Mysialılara, Lykialılar ve diğerlerine geçiyor. Trakyalı şarkıcı Thamyris’ten, doksan gemiyi dizmiş Nestor’dan söz ediyor.

“Musalar buluşmuşlardı eskiden Doiron’da,

Keseceklerdi Trakyalı Thamyris’in şarkısını.

Oikhalia’dan gelmişti Thamyris,

Oikhalia’lı Eurytos’un yanından,

kendine güveniyor, övünüyordu,

Kalkanlı Zeus’un kızlarını, Musa’ları bile

yenerim diyordu şarkı söylemede.

Onlar da kızdılar, kör ettiler onu,

tanrısal şarkıyı aldılar elinden,

çalgı çalmayı unutturdular ona.

Başlarında atları iyi süren Nestor var,

dizmiş doksan tane koca karınlı gemiyi.”

Savaş başlıyor. Tanrı yüzlü Aleksandros, Paris, avına bakan bir aslana benzeyen Menelaos’la karşılaşınca yüreği ağzına geliyor. Kardeşi Hektor onu azarlıyor. Dışarıda savaş, içeride yaşam sürüyor. Aleksandros’la Menelaos, Helene için dövüşmeye hazırlanıyorlar.

Kadınlarla erkekler, tanrıçalarla tanrılar, gençlerle yaşlılar, savaşçılarla bilgeler sahnelere giriyor, çıkıyor. Aphrodite Helene’nin göğsünde yüreğini oynatıyor. Helene “neden hep baştan çıkarmak istersin beni?” diye sorarak yüksek tavanlı yatak odasına gidiyor, bir iskemleye oturuyor, ağır sözler ediyor, Paris karşılık veriyor.

Tanrılar savaşın kaderini tartışıyor, Here öfkesini göğsünde tutamıyor. Bulutları devşiren Zeus çok kızıyor. Atları iyi süren Troyalılar, güzel dizlikli Akhalar gökyüzünü gözleyerek başlarına gelecekleri anlamaya çalışıyorlar. Bir yıldız gibi ışıklar saçarak yeryüzüne inen Pallas Athene kargıcı Laokodos’un kılığına giriyor, Pandaros’u bulup onu kandırmaya çalışarak aklını çeliyor.

Savaş kızışıyor. Danaolar durmadan geliyor. Her sıraya bir önder komuta ediyor, erler sessiz soluksuz yürüyor. Troyalılar ak sütleri sağılırken zengin bir ağanın ağılında sürü sürü duran koyunlar gibi bekliyorlar. Her birinin dili başka başka, ayrı yerlerden gelmişler. Kimini Ares, kimini gök gözlü Athene kışkırtıyor. Sonra Korku ve Bozgun. Sonra bir de kızgın kavga, insan öldüren Ares’in yoldaşı. İnsanları birbirine katan savaşı gene ortalığa salıyor, insanlara yürüyor, iniltiler yükseliyor. Hep birden alana yığılıp kapışıyorlar, kalkanlar kargılar kıyasıya vuruşuyor, ölenlerin iniltisi öldürenlerin çığlığı göklere çıkıyor, toprak kan ırmağı oluyor, insanların korkuları gürültüleri birbirine karışıyor, önce en önde vuruşan Thalysiosoğlu Ekhepolos’u Antilokhos yakalıyor, gür yeleli tolgasının tepesine vuruyor, iki gözünü kapkaranlık ediyor, kargaşalığın içine bir duvar gibi yıkıyor. Bir yığın Troyalıyla bir yığın Akhalı o gün tozun toprağın içine sırt sırta, yan yana seriliyorlar.

Satırlarda gezdikçe sahneye farklı diyarlardan yeni insanlar çıkıyor. Çoğu da hızla savaşın yeni kurbanları oluveriyorlar. Troyalılara saldıran dev yapılı Diomedes insan güdücüler Astynoos’la Hyperion’u ağına düşürüyor.

Gür naralı Diomedes can alıcı kargısıyla Aphrodite’i kovalıyor:

“Çekil Zeus’un kızı, çekil savaştan,

kadıncıkları baştan çıkarmak yetmez mi sana?”

Tanrıça kendinden geçiyor, çekilip gidiyor. Kızgın Ares’i bulup sevgili kardeşine yalvarıyor:

“Ne olur koru beni, ver atlarını, canım kardaşım,

döneyim tanrıların yurduna, Olympos’a.”

Savaş Akhaların üstünlüğüyle sürüyor. Sarpedon tanrısal Hektor’a çıkışıyor.

“Nereye gitti senin eski gücün?

Ordusuz, yardımcısız koruyacaktın kenti hani.”

Troyalılar dönüp Akhalara karşı duruyorlar. Sarışın tanrıça Demeter azgın rüzgar altında buğdayı kepekten ayırdığında kepek yığınları nasıl bembeyaz olursa, arabacılar döndüklerinde atların ayakları altından tunçtan göklere yükselen tozlara Akhalar öyle bulanıyor.

Argos ve Mykene kralı Atreusoğlu Agamemnon Troyalılara karşı hiç kımıldamadan duran Danaoların arasına giriyor, kalabalığı dolaşıyor, buyuruyor:

“Erkek olun dostlar, erkek olun,

bırakmayın karşı koyma gücünüzü.”

Homeros Akhaların, Danaoların, Troyalıların, Lykialıların, dört bir yandan gelip savaşa tutuşan yiğitlerin yaşam ve ölüm öykülerini anlatmayı sürdürüyor.

Ares Tanrılar evi sarp Olympos’a varıyor, Kronosoğlu Zeus’un yanına oturuyor. Bulutları devşiren Zeus yan yan bakıp diyor ki:

“Böyle ağlaşıp durma dizimin dibinde, dönek,

Olympos’ta oturan tanrılar arasında

benim en iğrendiğim tanrısın sen,

hep hırgür, kavga, savaş işin gücün.”

İnsanlar dünyasında savaş ve yaşam sürüyor:

“Kadınlar yalvarırken büyük Zeus’un kızına,

Hektor, Aleksandros’un güzel evine yürüdü.

Bereketli Troya’nın en iyi ustalarıyla

Aleksandros’un kendisi yapmıştı bu evi.”

Bereketli toprağın üzerine kapkara gece serilince Hektor Troyalıları bir araya topluyor. Argosluları ve kıyıdaki gemilerini karanlığın kurtardığını söyleyip kara geceye boyun eğmelerini istiyor. Binlerce ateşin her birindeki elli adam, büyük bir ordu, günün ışımasını bekliyor.

İlyada’nın her satırında yeni bir bilgi, özgün bir anlatım bulunabiliyor. Savaşın öyküsü, ölümün öyküsüdür. Dört bir yanda süren yaşamların saldırgan kralların ve acımasız tanrıların buyruğuyla Troya’da tutuştukları Ares’in kavgasıdır. İlyada, ölümün soğukluğunun ardında saklı yaşam öyküleriyle doludur. Homeros savaş çabaları karşısında acınmayan insan varsa yüreğinin taştan olduğunu söyler.

“Harlayan boralarla kasırgalar burgaçlanır da hani,

yollarda toz topraktan göz gözü görmezse nasıl,

yel nasıl toprağı çevirirse kocaman bir buluta,

savaş da öyle oluvermişti, tıpkı bir insan yığını.”

İlyada’da Akhalar Troya’yı kuşatıyor. Azra Erhat’ın yorumuna göre Homeros, destanı Akhaların torunlarına anlattığı için onların duymak isteyeceği biçimde dile getiriyor. Erhat yine de Homeros’un Troyalılar’a olumlu bakışının gözden kaçmadığını söylüyor. Troyalılar kentlerini savunuyorlar, ama Akhaların gemilerinin yanına giderek saldırıyorlar da.

Öte yandan, insanların acıları ve seçimleri İlyada’da her an karşımıza çıkıyor. Üstünlük ve ölüm iki yan arasında gidip geliyor. Troyalılar okların, taşların altında bunalıp gemilerden, barakalardan uzaklaşacağı sırada Pulydamas, Hektor’a akıl veriyor:

“Sen kendine mal edemezsin her üstünlüğü,

tanrı üstünlüğü kimine savaşta verir,

kimine oyunda, çalgı çalmada kimine türkü söylemede,

kiminin de göğsüne üstün bir düşünme gücü koyar,

çok adam yararlanır ondan,

bu güçle kurtarır birçok insanı,

en çok da kendi bilir değerini bunun.”

Here “çok zor insanoğullarını ölümden korumak” diyor.

Tanrılar tartışıyor, Akhalar ve Troyalılar savaşıyor, güç kime verilirse o yan üstün gelmeye başlıyor, tanrılar kendi takımlarını korumaya çalışıyor, Homeros yaşananları tüm ayrıntılarıyla anlatıyor:

“Akhalar öleceğiz diyorlardı, savamayacağız belayı,

Troyalılarsa umut besliyorlardı yüreklerinde,

yakacağız, diyorlardı, gemileri, yok edeceğiz Akha yiğitlerini.”

İlyada’yı okumak denizde uzun bir yolculuğa çıkmak gibi. Dalgalarla inip çıkıyosunuz. Bazen sular duruluyor, bazen göklere uzanıyor. Kim olduğunu bilmediğimiz ozan Musa’lara sesleniyor:

“Olympos’ta oturan Musa’lar, söyleyin şimdi bana,

ilkin ateş nasıl yağdı Akhaların gemileri üstüne?”

Ozan anlattıkça insanlar ve tanrılar, öyküleriyle birlikte geçmişten çıkıp geliyorlar. Yaşamlarına, ölümlerine, ilişkilerine, konuşmalarına, inançlarına ilişkin ince bilgiler aktarıyorlar:

“Zeus sel sel akıtır suları,

insanlara kızgındır, yol verir öfkesine,

doğruyu kaldırmıştır aralarında insanlar,

aldırış etmeden tanrıların bakışına.”

Odysseus savaş gücünün ekmekten ve şaraptan geldiğini, karnı doyan adamın yüreğinin atılgan, eli ayağının yorulmaz olduğunu söylüyor.

Savaşa doymaz Akhalar silahlanırken, Troyalılar silah kuşanırken ovadaki tepede, Zeus tanrıları toplantılara çağırın diyor Themis’e. Yeri sarsan tanrı bile Themis’in sesini duyup denizin dibinden geliyor. Tanrılara karışıyor. Bulut devşiren Zeus niyetini açıklıyor, Olympos’un bir kıvrımında kalıp Troyalılarla Akhalara baka baka gönlünü eğlendireceğini söylüyor.

Tanrılar da ikiye ayrılıp savaşa yürüyorlar. Savaşın öyküsü doğanın içinde, tanrıların gölgesinde, yaşam ve ölümle, ince ayrıntılarla sürüyor.

“Siz şu uğursuz Akhilleus’u tutuyorsunuz demek.

Oysa bilmez o töresince düşünmesini,

yumuşar bir yürek taşımaz göğsünde,

azgın bir arslan gibidir tıpkı.”

Homeros öyküyü ince ayrıntılarla örüyor.

Priamos, Akhilleus’un barakasına vardığında içeri dalıveriyor. Akhilleus yemiş, içmiş, masada öylece duruyor. Priamos onun dizlerine sarılıyor, ellerini öpüyor.

Gözyaşı dökmekten yorgun düşen Niobe’nin öyküsünü anlatıyor:

“Bugün Sipylos kayalarında, ıssız doruklarında,

Akheloos Irmağı kıyısında oynaşan su perilerinin

yatakları var derler ya, işte oralarda,

tanrı buyruğuyla taş olmuştur Niobe,

yüreğine sindirir durur acılarını.”

İlyada’nın her parçasında geçmişin öyküsü, orada yaşananlar ve yaşayanlarla ilgili ipuçları, destanın kişilerinin gözleriyle görülen bir tarih dünyası, sözleri ve düşünceleriyle hissedilen farklı bir onur duruşu görülebiliyor.

….

Kitabın sonundaki “İlyada’da Geçen Adlar” bölümü, hem destanı daha kolay okuyup daha iyi anlamak, hem de mitolojik kahramanlara doğru yeni yolculuklara çıkabilmek için çok değerli ipuçları veriyor. Adların birçoğu efsaneye karıştığı, ilkçağ haritalarının yapıldığı dönemde kaybolmuş ya da değişmiş olduğu için başvurulan kaynaklarda bulunamamış. Bir Homeros haritası da yokmuş. Sözlüğü hazırlamak için Paul Mazon’un “Les Belles Lettres” yayınında çıkan İlyada metni ve Fransızca çevirisinin dördüncü cildindeki dizin temel alınmış.

Burada, bilindik adlar kadar başka yerde kolay rastlanmayacak kişiler ve yerler de bulunabiliyor. En iyi yanı, kitabın içindeki yolculukta yardım etmekle kalmayıp küçük bir ansiklopedik sözlük olarak da okunabilmesi. “Aineias kimdi?” dediğinizde hemen dönüp bakabiliyorsunuz. Bugünkü Gönen Çayı’nın Aisepos olmasına şaşıyorsunuz. “Alkmene Herakles’in anasıymış!” diyorsunuz.

Sözlükte Karadeniz bölgesinden gelme savaşçı kadınlar denen Amazonlar, Helene’yle konuşan Priamos’un sözleriyle şu dizelerde geçiyor:

“Amazonlar gelmişti hani, erkek gibi, işte o gün,

aralarına bir savaş ortağı almışlardı beni.”

Tanrıların atası Okeanos destanda şu dizelerle geçiyor:

“Gidiyorum bol ürün veren toprağın bir ucuna,

tanrıların atası Okeanos’la, ana Thetys’ü görmeye,

onlar almışlardı beni Rheia’nın elinden,

saraylarında iyice beslemişler, büyütmüşlerdi.”

Son başlık Zeus. Kronos’un oğlu, Here’nin kardeşi ve kocası, tanrıların babası ve kralı. Thetis’e Troyalılara güç vereceğine söz veren, Agamemnon’a bir düş gönderen Zeus. Here’nin ısrarı üzerine Troyalılara antlaşmayı bozdurmaya karar veren Zeus. Aphrodite’ye savaştan uzak durmasını söyleyen, Here ile Athene’ye savaşa karışma izni veren Zeus. Here’nin kollarında uyuyakalan, uyanınca öfkelenen Zeus. Mutluluk ve mutsuzluğu insanlara paylaştıran Zeus.

Minoen Girit, Anadolu’dan gelmiş Ana Tanrıça tapımı ile birlikte kadının egemen unsur olduğu anaerkil düzeni de uzun zaman yaşatmış. Yunanistan’dan gelme kavimlerle bu düzen bozulduysa da İlyada’da birçok izine rastlanıyormuş. Bir kadının kaçırılmasıyla başlayıp yıllarca süren Troya Savaşı, Homeros’un anlattığı İlyada’da kadının çok önemli, çok üstün tutulması bunun örnekleriymiş.

İnsanların dünyası kadınların egemenliğinden erkeklerin belirleyiciliğine evrilirken tanrılar da aynı kalmamış. Azra Erhat bu değişimi şöyle anlatıyor:

“Zeus bu egemenliği, dünyanın kuruluşuyla birlikte ele geçirmiş değildir. Olymposlu tanrılardan önce başka tanrılar vardı.”

Erkeklerin yeni eşitsiz dünyasındaki savaş tanrıların katında da yerini almış. Azra Erhat, Ares’in çok daha simgesel bir nitelik taşıdığını söylüyor.

Tanrı Ares için Homeros’un kullandığı korku ve nefret uyandıran sıfatlar ‘İnsanların baş belası’, ‘dönek’, ‘surları yıkan’, ‘azgın, kızgın’, ‘insafsız’, ‘elleri kana bulanmış’, ‘savaşa doymaz’, ‘insan öldüren’ örnekleriyle sıralanıyor. İlyada’nın bir savaş destanı olduğu, ama bu destanda savaş ve savaş tanrısının nefretle anıldığı, insanların da tanrıların da savaştan iğrendiği, ozanın savaş sahnelerinden çok Troya ya da Olympos’taki günlük yaşamı anlatırken, doğadan örneklerle benzetmeler yaparken özendiği ve sanatının en yüksek düzeyine buralarda ulaştığı belirtiliyor.

“Troyalıların karıları, güzel kızları bir zamanlar

parlak rubalarını yıkarlardı bu yunakların içinde,

barış günlerinde, Akha oğulları gelmeden önce.”

Savaşın acımasızlığına sinmiş barış özlemi, sözyaşlarıyla yüzyılları aşıp geliyor yirmi birinci yüzyıla, Ares’in yeni ortaklarının acımasızlığıyla karşılaşınca gözyaşlarına karışıyor, umut olmak için dört bir yana dağılıyor.

….

Homeros’un öyküsünden, Azra Erhat’ın çevirisinden, A. Kadir’in şiirlerinden epey alıntı yapmış oldum. Aktardığım bu kesitler, İlyada’yla yeni yeni yolculuklara çıkacak okurların bulacaklarının binde biriyle ilgili bir ipucu verebildiyse şanslı olmalıyım.

Bu yazı, Kitap Arkası’nda “İlyada” başlığıyla yer alan yazıdan kısaltılarak derlenmiştir.

Homeros, İlyada, Yunanca aslından çeviren Azra Erhat / A. Kadir, Can Yayınları, 1997

1958 doğumlu. Mühendislik eğitimi aldı. Teknik alanda çalışırken kültürel konularla da ilgilendi. Sanatsal eleştiri ve ürün denemeleri yaptı. Yazıları bazı dergilerde yayınlandı. Yaşadıklarını, okuduklarından seçtiklerini, kazandığı deneyimi 2000’li yıllarda yaşayanlardan biri olarak; “2000+X, Uzun Bir Arayışın Kısa Öyküsü” adlı çalışmasında topladı.

Yorumlar

Yorumlar: 0