Kadınların En Güzel Tarihi- Türkiye İş Bankası Kültür YayınlarıSylviane Agacinski, Françoise Heritier, Nicole Bacharan, Michelle Perrot-

Kadınların En Güzel Tarihi- Türkiye İş Bankası Kültür YayınlarıSylviane Agacinski,  Françoise Heritier,  Nicole Bacharan, Michelle Perrot-

Geçen hafta “kadınlar için büyük karar” başlığını taşıyan bir haber okudum. Gece vardiyasında çalışan kadınların mesai saatlerinin 7,5 saat olacağı, iş ve ev arasındaki ulaşımda güvenliklerinin sağlanması için işverene yaptırımlar getirileceğine ilişkin bu haberin, bende neden hoşnutluktan ziyade rahatsızlık hissi yarattığını başlangıçta anlayamadım. Kendimi, emeğin ve kadınların yanında tanımlarken iyileştirme gibi görünen bu karara neden sevinemiyordum? Var olan iktidarın kadına yönelik dili hoşnutsuzluğumun çıkış noktası olabilir, kabul. Bu yüzden “iyileştirme” adı altında yapılan şeyin arkasındaki amacı, kadınların çalışma alanında daha çok yer almalarını engellenmek olarak yorumlamış da olabilirim. Birçok iş alanında daha az saatle çalışan ve ekstra güvenlik gereksinimi olan kişilerin tercih edilmeyeceği ve yavaş yavaş evlerine gönderileceği gibi bir kara senaryoya inanmaya daha eğilimliyim nedense. Bu tür kazanılmış hak gibi sunulan şeylerin kadının birinci alanını ev, birincil görevini annelik olarak belirlediğini, koruma adı altında etrafını kafes gibi sarıp, hapsetme tehlikesi taşıdığını düşünüyorum.

İnsani çalışma koşullarının oluşturulmasını, ücretlerin iyileştirilmesini ve çalışan olarak haklarının korunmasını sağlayan kanunlar yerine, kadınlara ödülmüş gibi sunulan ama daha sonra biçilecek bir cezanın işaretlerini taşıyan, önce veren bir zaman sonra –ek önlemler alınmazsa- kesinlikle kaybettirecek şeyleri düşünmekten kafam bulanmışken, yakın zamanda okuduğum “En Güzel Tarihler” serisinden çıkmış bir inceleme kitabı geldi aklıma. Kitabın adı “Kadınların En Güzel Tarihi.” Yazarı -ya da bir kolaylaştırıcı gibi sorularıyla kitaba şekil veren de denilebilir- Nicole Bacharan.

Yazar kitabın ortaya çıkma serüvenini açıkladığı önsözde, pervasız bir genç kız olmamasına rağmen, kendisinin de yirmili yaşlardayken kadın özgürlüğünü herkesçe kabul edilen bir gerçek, artık üstü kapanmış bir sorun olarak gördüğünü söylüyor. O yıllardaki halini
“Bugün geriye dönüp de genç kızlığımda yürüdüğüm yola baktığımda, kendimi bir mayın tarlasını boydan boya geçen; saflığından dolayı savunmasız; aile içi çelişkilerden, eğitimle ilgili üstü kapalı gerçeklerden, hiyerarşilerin değiştirilemeyen kalıcılığından, dinlerin saptırılmış dayatmalarından ve maçoluğun yeni giysilerinden habersiz, kabuksuz küçük bir yaratığa benzetiyorum.” diye tanımlıyor Bacharan.
Kitap, üç bilim insanının; Antropolog Françoise Heritier, Tarihçi Michelle Perrot ve felsefeci, düşünür Sylviane Agacinski’nin, tarihçi ve siyaset bilimci Nicole Bacharan’ın soruları eşliğinde, insanlığın başlangıcından günümüze kadar geçen sürede kadınların tarihini anlatmak için kaleme alınmış. Bu bir varoluş ve mücadele tarihi aynı zamanda. En güzel sayılması “En Güzel Tarih” serisinin içinde yer almasıyla ilgili. Seriden başka bir eseri –şimdilik- okumadım ama bu kitabın insanı saran anlatımı onlarda da varsa, müdavimleri olacağıma kesin gözüyle bakıyorum. Çeviri Yonca Aşçı Dalar’a ait ve ayrıca güzel. Takılmıyor, tökezlemiyor, tertemiz.
Nicole Bacharan kitabın amacını şu cümlelerle açıklamış; “ Modern insanın ilk örneği olan Cro Magnon insanından günümüze kadınlığın hikâyesini anlatmak. Bunu yaparken, bir yandan zihniyetlerimizin ve kadınlara bakışımızın evrimini gözler önüne sererken, diğer yandan kadının gündelik yaşamının nasıl değiştiğini, çağlar boyunca yaşamının farklı evrelerinde ne gibi muamelelere maruz kaldığını ele almak. Bir de tabii ki kadınların, yüzyıllar boyunca krallar, din adamları ve kocalar tarafından dayatılan boyunduruktan kurtulmak için yürüdükleri uzun, upuzun yolun izini sürmek.”

Okurken, iz sürücü görevi yapan bu üç kadının diline, yaptıkları yorumlara, akıl yürütmelerine ve tarihten verdikleri örneklere kaptırıp gidiyorsunuz. Böylesine geniş kapsamlı bir konu, belki özet olabilecek 250 sayfalık bir kitapta toplanmış ama değerinden bir şey kaybetmemiş. Anlatım yormuyor, canlı ve ilgi çekici. Soru cevap olması derinliğine zarar vermemiş, aksine kitabın keyifli ve doyurucu bir sohbet havasında akıp gitmesine katkıda bulunmuş sanki.

Alanlarında uzman kabul edilen anlatıcılara birer bölüm ayrılmış. Birinci bölüm; Antropolog Françoise Heritier’e ait. Kendisi “İnsanlığın Şafağında” adlı kısımda; bizi en başa götürüp, kadınların ilkel toplumlardan günümüze, farklılıklardan hiyerarşiye sürüp giden yolculuğunu izlememizi sağlıyor.Bu bölümde ayrıca, yaşamı kolaylaştıran ve dünyayı anlamaya yarayan bilginin, erkekler tarafından neden karşı cinsleriyle paylaşılmak istenmediği, kadının doğurganlığının bir bakıma nasıl ayağına bağlanan bir zincire dönüştüğü, doğal gerçekler ve kökleşmiş önyargıların kadınlığın kaderini nasıl belirlediği ilginç örneklerle anlatılmış.

Tarihçi Michelle Perrot’un sorulara cevap verdiği ikinci bölüm, “Kadının Yaşamında İki Bin Yıl” adını taşıyor. Bu kez konu, batı tarihinde kadının farklı çağlarda nasıl bir yaşam sürdüğü. Değişen aile ve sosyal yapı, kilisenin etkisi, çalışma dünyası, söz ve ona bağlı oy hakkının elde edilmesi, edebiyatta, sanatta ve bilimde kadın olarak yok sayılmak, cinselliğin keşfi, fahişeliğin ve anneliğin zaman içinde izlediği yol, küçük başlıklar altında ele alınmış. Her döneme kadınların o alanda verdikleri mücadele ve karşılaştıkları zorluklar damgasını vurmuş adeta. Şu an bazılarımızın kullanmak yerine tatile gitmeyi tercih ettiği oy hakkının elde edilme öyküsü bunlardan biri. Mesela Fransa’da kadınların ilk kez siyasi varlık göstermeyi denedikleri Fransız Devrimi sonrasında hemen arenadan dışlandıklarını söylüyor Michelle Perrot. O dönem, insanlar kamusal alana dâhil olan erkeklerden oluşan “aktif yurttaşlar” ve o alanın dışında kalan “pasif yurttaşlar” diye ikiye ayrılmış. Kadınlar; yoksullar, çocuklar, ruh hastaları ve yabancılarla birlikte ikinci grupta yer alıyor. Pasif Yurttaşların işi zor ama onların içinde de, tabiri caizse dibin de dibi durumunda olanlar yine kadınlar. Onlar daha da kötü durumdalar. Yaşanan kıstırılmışlığı “çocuklar büyüyüp yetişkin olacaklardı; yoksullar para kazanıp okuma-yazma öğrenebilirlerdi; bazı hastalar iyileşebilir, yabancılar Fransız vatandaşlığına geçebilirdi. Ya kadınlar? Hep kadın olarak kalacaklar, dolayısıyla da oy hakkından mahrum olacaklardı.” diye açıklıyor Michelle Perrot.

“Karma Bir Dünyaya Doğru” adlı üçüncü bölümde ise, felsefe alanında çalışan Sylviane Agacinski’ye kulak veriyoruz. Konu erkek egemen felsefeden başlayıp, kendisinin kadın bedeninin sömürülmesi olarak değerlendirdiği kiralık annelere, oradan da gelişen teknolojinin ve bireyselleşmenin yaratabileceği tehlikelere kadar genişliyor. Agacinski tanınmış isimlerin davranışlarından ve fikirlerinden örnekler vererek ilgi çekici yaklaşımlarda bulunuyor. Mesela feminizmin öncülerinden sayılan Simone De Beauvoir hakkında “ Simone De Beauvoir ev işlerinin saçma ve köleleştirici olduğunu söyler; sanki ev dışında yapılan bütün işler çok tatminkâr ve ufuk açıcıymış gibi… Bunu söylerken Beauvoir süpermarket kasiyerinden değil de entelektüellerin ve sanatçıların yaşantılarını düşünüyordu kuşkusuz” yorumunu yapmış. Düşüncelerine katılır ya da katılmazsınız ama ilgisiz kalamayacağınız kesin.

Ben kitabı birçok romandan daha fazla keyif alarak okudum. Kadın olmanın, doğduğumuz coğrafyayla ya da zamanla bağlantılı olarak artan ya da azalan ama hiç bitmeyen zorluklarını, bu zorlukları aşmak için verilen ve hala devam eden mücadeleyi, önümüze konan tuzakları, çekilen eziyetleri okurken,savaşan kadınların güzelliğine bir kez daha ikna oldum. “Nerelerden gelmişiz ve gidilecek ne çok yol var” dedim kendi kendime. İnsan biraz da geriye, geldiği yere bakarak atıyor yorgunluğunu. Bu yüzden iyi bir rehber olduğunu düşünüyorum böyle kitapların. Tavsiye ederim.

Yorumlar

Yorumlar: 0