Kitaplar Hakkında Herkesin Düşündüğü Kimsenin Söylemediği Basit Gerçekler

Kitaplar Hakkında Herkesin Düşündüğü Kimsenin Söylemediği Basit Gerçekler

Kitaplar hakkında yazılan bütün güzel şeylere katılıyorum. Bu yazı, sosyal medyada paylaşım değeri olmayan basit kitap ve okur sorunları hakkında.

“Nesneler kendiliğinden içsel anlam taşımazlar. Anlamlar bireylerin muhataplarıyla etkileşiminden çıkarılır”, kitaplar dahil. Kitap nesne düzeyinde tost makinesinden farklı değil. Kitaplardan tost yapamayız ama istenirse tostu sarmak için kullanabiliriz. Dolayısıyla bir tost makinesinden beklediğimiz fayda, konu kitap olunca birden soyut, sınırsız, belirsiz ve ölçülemeyen ama her şekilde yüksek bir değerle ilişkilendirilir. Halbuki kitap parayla satılan bir üründür. Her ürün gibi bir fayda vaat eder. Üstelik garanti belgesi verilmez. Kısmen dokunulmazdır ve abartarak söylenirse totemik bir statüye sahiptir.

Uzaktan bakınca, çevresindeki haleler üflenip dağıtılınca, nesne-kitap kağıttan bir kutudur. Kapağını açınca bana vaadedileni görmem daha doğrusu görebilmem gerekir. Önce harflerin şekillerini görmeliyim ki basit kodları çözebileyim. Yani kağıt kutu için ödediğim ücretin karşılığını alabilmemin ilk şartı okunaklı olması.  Okunası olup olmadığına bu aşamadan sonra karar verilebilir. Okuduğum ya da tam olarak okuyamadığım bazı kitapların harfleri çok küçük, harf ve satır aralıkları sık olduğu için göremiyorum. Görmeye çabaladıkça gözlerimi zorlamam gerekiyor. Zorlayıcı ve yorucu okuma süreci nedeniyle içeriğe girmek, anlama odaklanmak, zaman para ve gözlük kullanarak umduğum faydayı ortaya çıkarmak gizli maliyet yükleri getiriyor.

Yayınevleri, mesela göz doktoru danışman kullanmayı neden düşünmezler. Diç macunu üreticilerinin diş hekimleriyle çalışmaları ne kadar gerekliyse yayıncıların da göz doktorlarıyla çalışmaları o kadar gerekli. Hatta multi-disipliner bir yaklaşım da gerekebilir. Kitap endüstrisinde sosyologlardan da yararlanılabilir. Okuma eyleminin entelektüel bir uğraş olduğu kadar da sosyolojik yönü de var.  Kitap ve okumanın, kimlik, statü, aidiyet, prestij, cinsiyet, yaş, sınıf gibi somut değişkenlerle ilişkisi var. Örneğin, görece orta yaşlı, okuru hedefleyen kitaplar için daha büyük puntolu hurufat tercih edilmeli. Bazı kitapların farklı cinsiyetler için farklı kapak renkleriyle basıldığını biliyoruz mesela. Evet itici ama etkili olmadığı söylenemez. Sonuçta, bir kısmı erdem abidesi çalışanlar olsa da sektörün tümü idealist kültür misyonerleri olmayabilir. Yayıncılar bile yeni koltuk takımları almak, küba gezisine gitmek gibi alalade isteklere sahip olabilirler.

Bazı prestijli yayınevleri,-nedense- imtiyazlı olduklarını düşünerek sıradan okur sıkıntılarını  pek dikkate almıyorlar. Üstelik bahse konu yayınevleri , bilim, sanat, düşünce bağlamında, mağduriyet,  hak, özgürlük öncelikli seçkin kitaplar basıyorlar. Ama kağıttan azami kâr amacı her şeyin önüne geçiyor.  SSK’nın sigortasız personel çalıştıması gibi. Bu arada SSK sigortasız işçi çalıştırmıyordur tahminim.

Yayıncılığın vergi, dağıtım, yüksek girdi fiyatları gibi pek çok sorunu olduğu da bir gerçek ama fırıncıların da benzer sorunları var. Üstelik kitaptan vazgeçilebilir ama…Neyse, popülizm buraya pek yakışmadı.

Meseleyi yaşadığım iki basit kişisel sorunla açmak isterim:

  1. Aldığım bir romanın sekiz sayfası boş basılmıştı. Romandaki hikayeyi tamamlamak için sınırlı hayalgücümü zorlamak durumunda kalmıştım. Hakkımı aramama rağmen yayınevi bunun için telif ödemeyi kabul etmemişti. Hiç olmazsa boş sayfaların kurgunun bir parçası olduğunu söyleyebilirlerdi. Biz çok zeki olmayan okurlar “çokkatmanlı kurguyu” anlayamayabiliyoruz.
  2. Başucumda bir kitap var. Normalde on sekiz yaşındaylen okumuş olmam gereken ve okumadığımı kimseye söyleyemeyeceğim bir kitap. Nihayet o kitabı aldım ve kendi kendime hissettiğim kültürel mahçubiyetten kurtulmak için okumaya çalıştım. Aylardır 38. sayfadan ileriye gidemedim. Arada onlarca başka kitap okuyup bitirdim ama bu kitabı okuyamıyorum. Nedeni harflerin atom altı evrendeki harf boyutlarında olması. O kadar para vermişken arada bir açıp sayfaları seyrediyorum ben de. Bu tür kitapların kapağında okumak için değil seyretmek için basılmıştır notu konulmalı.

Borges cenneti bir kütüphane şeklinde hayal ediyorum demiş. Ben cennet- kütüphane fikrine itiraz etmem ama bu durumda bütün meleklerin yayıncılardan seçilme ihtimali oldukça yüksek ve Borges’e katılmak için iki kere daha düşünmeli derim.

İmza bir okur.

 

Yorumlar

Yorumlar: 5
  • comment-avatar
    Hasibe Özdemir 10 ay

    Yazınızı yüzümde bir gülümse ile “Dertler ortak demek ki” diyerek okudum. Bence iki madde az. Eminim aklınızda daha fazlası vardır. Bu keyifli yazının devamını merakla bekliyorum.

  • Benim de hislerime tercüman oldu bu yazı. Ayrıca meleklerin yayıncılardan seçildiği bir cennet fikrine şiddetle hayır. Meleklerin 40 yaş üstü (yakın gözlüğü!) kitap kurtlarından seçilmesi değiştirilemez bir yasası olmalı o cennetin. :))

  • comment-avatar
    Hacer Gunebakan 10 ay

    Süper. Sorunlar ortak ve maalesef baki 🙂

  • comment-avatar
    Necla Umut 10 ay

    Osman bey anlatim dilinizi pek sevdim. Yaziyormusunuz? Yazmalisiniz bence…Hakli ironik tespitlerinize ben de katiliyorum. O zaman hepberaber soyleyelim; “Yasasin kitap kardesligi”

  • Necla Hanım, Osman Konuk’un kitaplarını edinip okumanızı öneririm. Eminim çok beğeneceksiniz.