Kurdeşen – Kaya Tanış

Kurdeşen – Kaya Tanış
Kurdeşen, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ından alınma bir epigrafla başlıyor: “Bütün sıkıntım tez geçen bir kül yanığı, diye düşündü. Bu kadar rahatlık beni korkutuyor. Hiç olmazsa birkaç gün sürecek bir hastalığa tutulsam!” Kurdeşen’in anlatıcısının derdi başından aşkın, sırtında ağır mı ağır yükler var.
 
“Derler ki” diye başlayan bir girizgâhla başlıyor Kurdeşen ve yine “Derler ki” diye başlayan bir kapanış bölümüyle tamamlanıyor. Girizgâh ve kapanış bölümlerinin dili ile arada kalan, Dip ve Siz başlıklı “ana gövdenin” dili apayrı. Girişte ve bitişte tanrı anlatıcı konuşur, arada ise anlatıcı bir çocuktur.
“Oğlum doğduğu zaman biz şehre taşınmamıştık; annem henüz kardeşime hamile değildi, babam ölmemişti ve ben daha çocuktum,” diye başlıyor roman. Anlatıcı çocuk, dedesi, şifacı/masalcı babaannesi, babası ve annesiyle yaşadığı köyden seslenir bize. Babaannesi, anlattığı bütün o hikâyelerdeki gibi efsunlu bir kadın, bir şifacıdır. Ona bu güç babasının harasındaki atlara musallat olan Al Karısı tarafından verilmiştir. Babası Al Karısı’nı yakalamış, o da canını bağışlaması karşılığında Gülperi adlı atın üstünde gelin gidecek kıza özel güçler vermiştir.
 
Bu romanı Rafik Schami’nin Gece Masalcısı ile arka arkaya okumamış ve son dönemlerde masallarla yoğun olarak ilgilenmiyor olsaydım yine aynı şeyleri mi düşünürdüm emin değilim. Bir diğer “tehlike” de yeni öğrendiğim kavramları her yerde gördüğüm yanılsamasına kapılmak olabilir. Ama bu riske gireceğim.
 
Kaya Tanış, Kurdeşen’de masallardan, masallarda kullanılan tekniklerden yararlanmış ama bunu, örneğin, Schami’nin yaptığı gibi bir çerçeve hikâye ve onun içinde anlatılan bağımsız masallar halinde yapmamış. Gerçek ve masal iç içe Kurdeşen’de. Kimi zaman masalın nerede başladığını, “çerçeve hikâyenin” nerede bittiğini anlamak güç. Bu haliyle de büyülü gerçekçi edebiyata yakın durduğunu söylesek abartmış olmayız gibime geliyor.
 
Dip ve Siz bölümlerinin tamamında babanın başına gelenlere dair ibareler var, hiçbiri ötekini tutmayan: Dip’in birinci bölümün başında ve sonunda baba ölür, ilkin açıkça, ikincisinde Azrail’in yüzüne iz koyduğu imasıyla. İkinci bölümün sonunda ağaçtan düşüp ölür. Üçüncü bölümün sonunda ağaca asılır. Dördüncü bölümün sonunda korkudan ölür. Beşinci bölümün sonunda baba öte dünyadadır. Altıncı bölümün sonunda baba yanı başındadır. Sekizinci bölümde baba sevinçten ölür. Dokuzuncu bölümde baba gider.Siz’in birinci bölümde karıncalar babaya el uzatır. İkinci bölümde baba sofradan kalkar ardından bir ömürlük sağır olur. Üçüncü bölümde aklı başında kaşınır. Dördüncü bölümde baba ölür. Ama asıl mesele babaya ne olduğu mudur? Hayır pek değil. Kitabı okuyunca göreceksiniz.
 
Dip’te, anlatıcı çocuğun babasının babasının annesi, babasının babasını doğurmak için kutsal ağacın altına gider; kutsal ağaç, dallarından biriyle tutup kadını yukarı kaldırır. Sonra da rüzgâr şiddetlenince kadının boynunu sıkıp soluksuz bırakır. Gören kadının kendini astığını sanır. Kadın daha asılıyken babasının babası doğar ve köylüler kadını kendini asmış ve bebeği dallardan bir yatağın üzerinde uyur bulurlar. Bebeği alır babasına götürürler, döndüklerinde kadın yok olmuştur, ağaçta bir yarık oluşmuştur. Yani büyük babaannesi ağaca karışmış bir çocuktur anlatıcımız. Öte yandan, masal iki tepenin eteklerinin başladığı düzlükteki ilk evde olanları anlatır. Çocuk da tam o evde yaşar.
 
“Babaannem biraz da bütün o anlattığı hikâyelerdeki gibi gizemli, efsunlu bir kadındı. Yemek yaptığı ocaklığın (evde yemekleri sadece babaannem yapardı, even en büyük kadını olduğundan tüten ocağa onunkinden başka bir elin girmesi babaannemin kocadığına yorulur, uğursuzluk sayalırdı; ama babaannem bu durumu ‘dedemin onun elinden başka kimsenin elinden yemek yemediği’ şeklinde yorumlar, övünerek kızlarına ve gelinlerine sürekli böyle söylerdi) duvarına asılı kahverengi kadifeden diktiği torbaların içine otlar, kurumuş çiçek yaprakları, ne olduklarını hiçbir zaman bilmediğim ama hep merak ettiğim bitkilerin kökleri hep hazır dururdu,” diye anlatır babaannesini.
 
Ağaca dair duygularını, “Ağaca duyduğum özlem, ağaçtan korktuğum zamanları unutturmuştu. Ben de zamanla ağacı unuttum. Oraya hiç dikilmemiş gibi, onu hiç görmemişim gibi, dallarına hiç çıkmamışım gibi bir duygu, bir gerçek vardı. Orada, o boşlukta, ağacı bir daha görmememle perçinlenen bir gerçek. Kendini boşlukla var eden bir gerçek,” diye dillendirir.
 
Kendisine “karış veren” Kaz’la ilişkisini ise şöyle anlatır: “Ona nasıl çaresizce baktığımı, ufak bir hareketinde affettiğini sanarak heyecanla ayağa zıplayışımı, henüz affetmediğini anlayınca büyük bir hayal kırıklığıyla yerime oturup gözlerimi bir noktaya dikerek hüzünlenişimi, ona kızacak gibi olup sertçe baktığımda utanarak başımı eğişimi, buna rağmen bir gün beni affedeceği umuduyla her şeye en baştan başlayışım… Hepsini görüyordu. Buna rağmen hâlâ affetmiyor ve koşmaya devam ediyordu.”
 
Kitabın Dip ve Siz bölümlerinde karşılıklı konuşmaların olduğu birer bölüm var. Anlatıcının bakış açısı dışında, herkesin kendi adına, kendi dilinden konuştuğu, suçladığı, savunduğu, anlattığı bölümler. Bu bölümlerde bir soluk soluğalık, bir karabasan havası var. 
 
Şaşırtıcı bir sonu var Kurdeşen’in. Bitirdiğinizde epigraftaki Necati dizeleri daha bir anlam kazanıyor: “Cihanda âdem olan bî-gam olmaz / Anun’çün bî-gam olan âdem olmaz”.
 
Bence Kurdeşen’i okuyun. Bir ulu kişi, “Kitaplar ikiye ayrılır; ikinci bir defa okumak isteyecekleriniz ve istemeyecekleriniz. Maalesef bu ayrımı yapmak için bir kez okumanız gerekir,” demiş. Ben Kurdeşen’i ikinci defa okudum. 
Kitapçı, çevirmen.

Yorumlar

Yorumlar: 0