MAVİ TARLALARDAN YÜRÜ – Claire Keegan

MAVİ TARLALARDAN YÜRÜ – Claire Keegan

Claire Keegan, İrlandalı, pek çok ödül kazanmış çağdaş bir öykü yazarı. Mavi Tarlalardan Yürü, yazarın Türkçeye çevrilmiş yegâne kitabı.

Çağdaş öykücülerin en seçmelerinden bazılarını ilk kez Türkçeye çevirterek yayınlayan bir yayınevi olarak öne çıkan Yüz Kitap yayınladı Mavi Tarlalardan Yürü’yü. Joy Williams, Grace Paley, Mavis Gallant, Henrietta Rose-Innes, Alois Hotschnig, Tim Winton, Miroslaw Penkov ve Breece D’J Pancake gibi yazarları da ilk kez Yüz Kitap’ın yayınları ile tanıdı Türkiye okuru.

Claire Keegan, zihnimde yemyeşil kırları, o kırlarda koşan atları, kızıl saçlı ve çilli güzel kadınlarıyla canlanan İrlanda’nın, deyim yerindeyse, “kabuğunu kaldırdı” ve altındakileri gösterdi bana öyküleriyle.  Bu kabuğun altında ensestten çocuk istismarına, Katolik rahiplerin “günahlarından” o yemyeşil kırlardaki yaşamın çetinliğine ve yalıtılmışlığına kadar pek çok mesele var ve Keegan bu meselelere odaklanmış gibi görünüyor. Kadınların, adamların, çocukların, hatta hayvanların zihninden bize bu hayatların hikâyelerini anlatıyor.

“Cüzdanını çıkarmasını ya da getirmen için sana nerede olduğunu söylemesini bekliyorsun. Buna karşılık o elini uzatıyor. Ona dokunmak istemiyorsun, ama belki de para avucunda. Çaresizlik içinde sen de elini uzatıyorsun ve elini sıkıyor. Seni kendine çekiyor. Öpmek istiyor. Gülümsediğini anlaman için ona bakmana gerek yok. Elini çekiyor, arkanı dönüp odadan çıkıyorsun ama seni geri çağırıyor. Onun tarzı böyle. Şimdi parayı verecek çünkü senin ondan hiçbir şey alamayacağını düşündüğünü biliyor,” diyor çocukken annesinin onayıyla babasının cinsel tacizine maruz kalmış ve sonunda o evden gitmenin bir yolunu bulmuş genç kadın.

Uzunca bir zaman boyunca gizli sevgilisi olan genç kızın nikâhını kıyan Katolik rahip, bir an onu da alıp o törenden gitmek gibi geçici bir arzuya kapılınca, “Bir zamanlar kızın da isteği buydu,” diye hatırlıyor, ama işte “iki insan hayatın herhangi bir anında bir şeyi nadiren aynı anda ister. Bazen insan olmanın en zor yanı budur. “ Yine öyle olmuştur.

Keegan’ın öykü kişileri “Neden şefkat yaralanmaktan daha çok incitir insanı?” merak ederler. Belki yaralanmaya alışık olduklarından. “Onu yakından tanımak ne güzeldi. Kendini tanımanın konuşmakla ilgili olmadığını söylemişti. Sohbet etmenin amacı, zaten bir dereceye kadar bildiğin şeyi ortaya çıkarmaktı. O, her sohbette görünmez bir kâsenin olduğuna inanıyordu. Konuşmak, makul kelimeleri Kâseye koyma ve diğerlerini kâseden çıkarma sanatıydı. Güzel bir sohbette kendini olası eni iyi şekilde keşfedebiliyordun ve sonunda kâse bir kez daha boşalıyordu. Bir adamın kendini hem tanıyıp hem de yalnız yaşayamayacağını söylemişti. Sevişmenin bedensel bilgiyle alakalı olmadığına inanıyordu,” diye geçmişi hatırlar sevdiği kadını ebediyen kaybeden adam.

Aslında inançsız olduğu halde düzenli olarak Pazar ayinine giden ve bunu sırf komşuların diline düşmemek için yapan adama bakılırsa, “Tanrı, bir adamın ötekini karısına ve arazisine güvenli bir mesafede tutmak için uydurduğu bir yalan”dır. Başkalarını karısından ve arazisinden güvenli bir mesafede tutmak ise onun önceliğidir. Bir de bunu nasıl yapabileceğini bilse…

O çetin hayatın sevgisini göstermeyen babalarının çocukları ekmeklerini taştın çıkarır, en olmayacak yerlerde sevgi emareleri ararlar: “Ve böylece, babasının hiçbir zaman tek bir tatlı söz söylemediği kız, Retriever’a ve onunla birlikte Deegan’ın her şeye rağmen onu seviyor olabileceği ihtimaline sarılıyor.”

Keegan’ın erkek kahramanları bir kadını tanıdıktan sonra onları “asla anlamayacağının farkına var”ır. Çünkü, “Onlar yağmurun kokusunu alabiliyor, doktorun el yazısını okuyabiliyor, otların uzadığını duyabiliyorlardı”r.

Küçük birkaç da eleştirim var. Öncelikle çevirmen Duygu Şahin gayet temiz ve iyi bir iş çıkarmış, bunun altını çizmek isterim. Ancak kimi yerlerde bana isabetsiz gibi gelen sözcük seçimleri var: Örneğin iki yanı ağaçlıklı yol yahut düpedüz yol demiyor da hıyaban diyor. Örneğin tavukların yumurtalarını almak için “kuluçkalarına” uzanıyor kadın, herhalde folluktan alıyor olmalı yumurtaları. Üvez ağacından “dut”lar dökülüyor. Üvezin meyvesine de üvez deniliyor Türkçede, dut değil. “Siyah bira ikram dağıtıyor herkese,” cümlesi, şüphesiz, çevirmenin ikram etmekle dağıtmak arasında gidip gelirken dalgınlıkla yazdığı cümlenin redaksiyon aşamasında da gözden kaçmasının bir sonucu. Bir de ne anlama geldiğini çözemediğim şöyle bir cümle öykülerden birinde “Bisiklet lastiklerinden yaptığı pancar yaprakları kuru görünüyor ve uzadıkları da yok.”

Yukarıdakiler gayet huysuz ve takıntılı bir okurun eleştirileri. Kitabı okurken, öykülerin, dilin güzelliğine kaptırıp hiç görmeyebilir bile çoğu okur. Ama bunları özellikle belirtmek istedim; çünkü kusursuza yakın bu kitabın yeni baskısında kusursuz olması için ilgililerin işine yarayabilir diye umuyorum.

Mavi Tarlalardan Yürü’yü mutlaka okuyun. Bana hak vereceksiniz.

Kitapçı, çevirmen.

Yorumlar

Yorumlar: 0