Şimdilik Güvendeyiz Elbette ama Ötesini Kim Bilebilir…

Şimdilik Güvendeyiz Elbette ama Ötesini Kim Bilebilir…

Meltem Gürle’nin sağda solda rastladığım denemelerini büyük bir iştahla okumuş, sevmişimdir. Benim çok sevdiğim bir üslupla yazıyor. Dolayısıyla Kırmızı Kazak’ı görünce okuma arzusu duymam kaçınılmazdı.

Pek önsöz okumaya meraklı biri değilim. Kitapla arama, yazan yazarı bile olsa, başka sözlerin girmesinden hiç hazzetmem. Ama nasıl olduysa önsözü okudum bu kez. Gürle, daha önce çeşitli mecralarda yayınlanmış denemelerini temalarına göre on iki başlık altında toplamış. Pek iyi etmiş doğrusu. Okuduktan sonra öyle düşünüyorsunuz.

Denemeler hayattan, aşktan, dostluktan, akrabalıktan, iç çatışmalardan, hayal kırıklıklarından, yoksulluktan, yoksunluktan ve daha bir sürü şeyden söz ediyor ama Gürle ne yapıp edip sözü edebiyata bağlamanın bir yolunu buluyor. Pek güzel oluyor. Örneğin mahallenin delisinden söz ederek başlıyor ve bizi epey derin düşüncelere daldıracak şu sözlerle bitiriyor: “Güneşin herkesi aynı şekilde ısıttığını, çimenlerin hepimizin ayağını aynı şekilde gıdıkladığını, rüzgârın saçlarımızı hep aynı şekilde dağıtacağını düşünürüz.

Oysa bütün bunların hiçbir garantisi yoktur. Güneşin bizi kavurmayacağının, çimenlerin birer yılan olup ayağımıza dolaşmayacağının sözünü veremez bize kimse. Bir gün rüzgârın kulağımıza delice sözler fısıldayıp fısıldamayacağını bugünden kestiremeyiz.

Şimdilik güvendeyiz elbette. Ama ötesini kim bilebilir. Belki de sonrası varsa yoksa ‘Ekiz Zeytinyağları’”.

Ekiz Zeytinyağları da ne mi? Eh, onu da okuyunca görürsünüz.

İsa’nın ölümünü betimleyen bir tabloyla başlayıp şu sözlerle devam edebiliyor: “Ama daha zoru da vardır. Kimileri içinse hayat, zil çalıp bütün çocuklar dağıldıktan sonra tek başına ortada kalmak gibi bir şeydir. Sorsanız tam da bunu söyleyeceklerdir size. Diyeceklerdir ki, sizi okulda unutmuş bir babayı beklemekten farkı yoktur insan olmanın. En kötüsü de budur. Kimsenin gelmeyeceğini bilseniz de kapıdan bir türlü ayrılamazsınız.

İyiliğin sonunda galip geleceğine, yoksulların karnının doyacağına, biz sıcak evlerimizde otururken, dışarıda kimsesizlerin donmadığı bir dünyanın mümkün olduğuna dair inancım zayıflar, yok olmaya yüz tutar. Ama yine de beklemeyi bırakamam. Ne olursa olsun, o kapının önünden ayrılamam.”

Hesaplaşırken dürüst olmaya çabalıyor: “Geride bıraktığım senelere bir de buradan baktım. Arkada kalan kırık kalplerden olduğum zamanları hatırladığım gibi, kabuklulardan biri haline geldiğim arkama bakmadan yürüyüp gittiğim anları da düşündüm. Her dönemeçte başka bir ‘ben’ duruyordu. Hiçbiri bana benzemiyordu. Çünkü bütün gücümü onları unutmak için harcamıştım.” Gelin de düşüncelere dalmayın bunları okuduktan sonra…

Bir aşkın bitişini bu kadar güzel anlatan pek az şey okumuşsunuzdur: “Gözlerine baktığınız zaman, artık o sessiz anlaşmayı göremezsiniz. Kalabalık bir masada birbirinizden uzak köşelere oturduğunda, bakışlarınızla birbirinizi yakalayıp kucakladığınız, bir süre havada tutup sonra hafifçe yere bıraktığınız anları geçirirsiniz aklınızdan. Ya da aynı şeyi düşünüp güleceğinizi bildiğiniz için göz göze gelmekten kaçındığınız zamanları. En çok da hiç konuşmadan oturduğunuz ve o anlayış dolu sessizlik bölünmesin diye kıpırdamaya bile cesaret edemediğiniz geceleri.

Yalnızca ikinizin bildiği sözcükler kullanılmadıkları için yok olmuş, sadece size ait dil, çoktan tarihe karışmıştır. Neye güleceğinizi bilemezsiniz. Neye üzülüyorsanız yalnızca sizin derdinizdir o artık. Bir yabancılık hissi gelir ve gitmek bilmez. Aranızda öylece durur. Sağır bir camın ardından bakar gibi izlersiniz onu. Kaybedilen şeyin büyüklüğü iki kez vurur sizi: hem kendi tarafınızdan hem de onun tarafından. Onunla beraberken hep iki kişilik düşünmeye alışmışsınızdır çünkü. Her şeyi düzeltecek bir şey söylemek ister gibi yutkunur durursunuz. Ama olanaksızdır bu. O sıcaklık yok olmuş, ilişki tavsamıştır.”

Sözü döndürüp dolaştırıp muhakkak edebiyata, kitaplara bağlamanın bir yolunu buluyor dedim ya; o kitapları – kimi zaman kendi sözleriyle, kimi zaman alıntılarla – merak etmenizi/hatırlamanızı, okumuşsanız yeniden okuma, okumamışsanız okuma arzusu duymanızı sağlıyor. Çehov’un Küçük Köpekli Kadın adlı öyküsünden şu alıntıyı okuyup da öyküyü okuma arzusu duymayacak kimse var mıdır? “Kadın düşmanları aslında çekici adamlardır. Flörtçüdürler. Tatlı dillidirler. Hatta bazıları Gurov gibi kendilerini bu konuda uzman addeder. Kadınların etrafında fır döner, onları iltifatlara ve hediyelere boğarlar. Bu da kadınlara çekici gelir. Böylece kendilerini, karşılarına çıkan erkeğin arıza derecesi ile orantılı olarak, küçük düşürülmekten öldürülmeye kadar uzanan bir felaketler zincirinin içinde bulurlar”

Bence Kırmızı Kazak’ı okuyun, çok güzel çünkü. Ama belki de en iyisi kitaptan bir alıntıyla bitirmek: “Fakat bütün iyi okuyucular bilir ki, bir kitaba dair fikir edinmenin en isabetli yöntemi, onu açıp okumaya başlamaktır. İlk birkaç sayfadan sonra hâlâ okumak istiyorsanız, o kitap sizinle gelecek demektir. Kapağında ne yazarsa yazsın.” Siz de öyle yapın isterseniz

 

Kitapçı, çevirmen.

Yorumlar

Yorumlar: 0