Yayıncımla Evlenmek İstemiyorum

Yayıncımla Evlenmek İstemiyorum

Not: Yazıdaki yazar, anlatıcı, yayıncı ve editör tiplemeleri tamamen hayalidir.

Başlık kişisel anlaşılmasın. Kasıt,yayıncıların kötü eş adayları olduğuna değil. Sadece yayıncı-editör-yazar ilişkileri hakkında ayartıcı bulunsun diye seçildi. Fikir de şuradan çıktı: Bir kitabımın yeni baskı yaptığını arkadaşımın kitap fuarında çekip sosyal medyada paylaştığı fotoğraftan öğrendim. Kapağa kocaman, kırmızı renkli ÜÇÜNCÜ BASKI yazılmıştı. Yanlış anlaşılmasın, her bir baskı yaklaşık üç yüz adet. Yani postmodern öykü*  için hiç fena değil. Aslında iyi tarafından bakılırsa:

  1. Kitap yeni baskı yapıyor. (Bu iyi.)
  2. Kitap fuarına getiriliyor. (Çok iyi.)
  3. Tezgahın önünde sergileniyor. (Daha ne istenir ki!)

Durumdan şikayet, kapris  gibi görünebilir. Pek tanınmayan yazarların –bundan sonra PTY kısaltması kullanılacak- kanaatkâr olmaları beklenir. Bence de daha kanaatkâr olmalıyız.Telif ücreti, temiz baskı, yazar tarafından seçilmiş kapak, baskı sayısı bilgisi, yeni baskıda yazara haber vermek gibi talepler, kutsal edebiyat anlayışına yakışmaz. Erdemlilik ve bir miktar çile yazarın görevidir ve  PTY’ler kitapları basıldığı için ancak minnet duyulabilirler.

Bu işler böyledir. Yazarlar varolmasaydı da sektör bundan etkilenmezdi. Bir dakika, yoksa etkilenir mi? Kurumun olmazsa olmazı hangisidir. Yayıncı? Editör? Yazar? İlk adımda editörden vazgeçilebilir. Yayıncı ve yazar teke tek kalır. Olmazsa olmaz hangisi? (Bu arada hem soru eki hem soru işareti kullanmak israf; TDK’ya  bu kuralı gözden geçirmesini öneriyorum.)

Toplamda üç kitabım var ve toplamda üç farklı yayıncıyla çalıştım. Ortalama on yılda bir kitap çıkardığım için aslında sektörel  bir özne sayılmam. Ama itiraf ediyorum, yine de bazen kendimi öyleymiş gibi hissetmekten hoşlanıyorum.

İlk yayıncım en iyisiydi, arkadaşımdı da. Telifimi nakit vermişti. Kapak fotoğrafı için fotoğraf sanatçılarıyla çalışmıştı. Kapak görseli için de çok sayıda resim albümü getirmişti. Evet, internet yoktu ve hala Gutenberg’in yaşayıp yaşamadığından emin değilim. Telif miktarı hiç fena değildi. Bildiğimden değil de, telifin yarısını o yıl üniversiteye başlayan kardeşime vermiştim ve kardeşim bunu hala anlatıyor. Yayıncı şairdi ve yayınevi battı. Şair, yayıncı, batmak  kelimelerinden daha anlamlı bir cümle kurulamaz sanırım. Batmak kaba olduysa, finansal açmaza girdi diyebiliriz.

İkinci yayıncımla ilişkimiz platonikti. Uzaktandı. Tek kitap, tek baskı. O nedenle ikinci yayıncı pozisyonuna  aslında üçüncü yayıncı uygun. Platonik durum nedeniyle kitaptaki tashihleri söyleyemedim. İdealar dünyasında değildik sonuçta; nesneler dünyasında da her şey zaten tashihe muhtaçtır. Birbirimizi bir kere gördük ve kitap ne kadar basıldı, ne kadar zamanda satıldı hiçbir fikrim yok.

İkinci  yayıncımla -gerçek ikinci-  ciddi ve profesyonelce başladı ilişkimiz ve öyle bitti. Baskı temizdi, kapak tasarımı bana göre buzdolabı kullanma kılavuzuna benziyordu ama sanattan anlamadığım için fikrimi kendime sakladım. Telif ücretini zamanında ve tüm belgeleriyle hesabıma yatırdı. Anlaşmalı ayrıldık.

Üçüncü yayıncıyla dizi editörü aracılığıyla tanıştık. Tanınmış, kurumsal bir yayınevi. Kurumsaldan anladığım, işlerin teknik gerekliliklere göre düzenlendiği ve ilişkilerin de gayrişahsi kurallara göre belirlendiği bir örgü.  Ayrı bir edebiyat dizisi var. Dizi editörü arkadaşım. Yayınevi yöneticisi gerçekten çok düşünceli, yazara saygı gösteren ve işinde de gerçek bir profesyonel. Dağıtım ve tanıtım organizasyonları çok iyi. Objektif olmak gerekirse her şey yerli yerindeydi. Telifler eksiksiz ödeniyordu. Kitaplar hakkında  yazılar yazılıyor, tartışılıyor ve bir PTY için azımsanmayacak imkanlar sunuluyordu. İmza gününe gitmek için özel araç önerisi bile yapılmıştı. Bildiğim kadarıyla özel araç tahsisi sadece ÇTY (çok tanınmış yazarlar) için söz konusudur. Yayıncı, editör, yazar ilişkilerimiz zamanla dostluk ilişkilerine dönüştü. Kurumsallık kişiselleştiği için karşılıklı kırılganlıklar, alınganlıklar başladı.

Artık muhasebeci telif ödemeyi unuttuğunda hatırlatmak için arayamazsınız çünkü arkadaşlarınıza gözünü para hırsı bürümüş biri gibi görünmek istemezsiniz. Sanki birkaç yüz liraya ihtiyacı var! Kimse böyle düşünmeyecek olsa da düşüncesi huzursuz eder. Evet, ihtiyacım olmayabilir ama üretiminde emek verdiğim ve parayla satılan bir nesneden payımı almak isterim.Yine mesela kitabın baskısı geciktiğinde iyi bir insan ve yazar olan editörüm çok yoğun ve meşgul olabiliyor. Ya da kitap, yeni baskılarda gözden geçirilmeden aynı tashihlerle çıkıyorsa bu kadar minik bir şeyi sorun etmek tuhaf karşılanmaz mı. Eserin özgün bütünlüğü korunuyor olsa da bazen bir tashih adi bir tashihtir.

Kolay değil. Bir yayınevinin her zaman kitap yayınlamaktan çok daha önemli işleri vardır. Editörün de. Kapak tasarımcısına özgün kapak yaptırmak için birkaç ay sıra bekleyebilirsiniz. O bir sanatçı, bekletebilir. Kolaysa kendiniz yapın. Değil ama ben yaptım. Sanatçıyı meşgul etme sıkıntısından kurtulmak için bir kitabımın kapağını telefonda editöre tarif ettim ve öyle basıldı. En çok bu kapağı seviyorum. Çünkü farkında olmadan telefonda kapak tasarımı yapım atölyesi tarzını icat etmiştim.

Bir PTY olarak yayıncı ilişkilerim sorunlu ve dalgalı. Oysa ben yayıncılarla sadece kitap yayınlama süreciyle sınırlı bir ilişki istiyordum. Sözleşme, imza, baskı, kapak, telif, yeni baskı terimleriyle sınırlı bir ilişki. Yayıncılık işleriyle, arkadaşlık, vefa, özveri, idealizm işleri birbirinden ayrılsa belki biraz mutlu olabilirdik.

Yayıncı, editör, yazar ilişkileri otomobil servis danışmanlarıyla aramızda geçenler gibi olsun. Mesela servis danışmanlarıyla evlenmek için oraya gitmiyorum. Araba garantiden düşmesin diye gidiyorum. Yayıncıyla da kişisel, edebî, platonik, ebedî bir iletişime gerek yok. Tamam, yılda bir kahve içebiliriz ama evlenmek istemiyorum.

*Postmodern öykü : Okurun, metni kendi yazdığını anlayıncaya kadar yazardan nefret ettiği  öykü tekniği.

 

Yorumlar

Yorumlar: 0