Ne derinden rengini, ne kalbinden memleketini söküp atamazsın

HomeRoman

Ne derinden rengini, ne kalbinden memleketini söküp atamazsın

Son zamanlarda okuduğum birkaç “etnik köken” davalı kitap beni o kadar hayalkırıklığına uğrattı ki, Amerikana gibi 600 sayfayı aşan bir kitabı kitap k

Son zamanlarda okuduğum birkaç “etnik köken” davalı kitap beni o kadar hayalkırıklığına uğrattı ki, Amerikana gibi 600 sayfayı aşan bir kitabı kitap kulübünde okumuyor olsak, muhtemelen asla okuma listeme almayacaktım. Ama iyi ki en az benim kadar gürültücü ve kitapsever Akdenizli dostlarımın ilgisini çekmiş ve şubat ayı buluşmamızda okumuşuz. Irk ve kültür farklı ülkelerden gelen küçük grubumuzun sohbetinin olmazsa olmazı. Uzun ve ilginç bir toplantı yaptık Amerikana üzerine. Kitabı benim kadar beğenen de vardı, ortalama bulan da. Ama genel fikrimiz okunası bir kitap olduğu yönündeydi. Chimamanda Ngozi Adichie’nın Purple Hibiscus isimli ilk romanını daha çok beğendiklerini söyleyenler oldu, bu kitabı da hemen okunacaklar listeme dahil ettim.

Amerikana ile ilgili beni ve gruptaki arkadaşlarımı en çok etkileyen şey, Amerika’ya 19 yaşında giden Adichie’nin bu romanı İngilizce yazması oldu. İnsanın başka bir dilde bu kadar etkileyici yazabilmesi takdire şayan.

Nijerya’dan ötesi “zencilik”

Amerikana, Nijerya’lı Ifemelu ve Obinze’nin aşkını zamana ve coğrafyalara yayarak anlatıyor. Aslında bir aşk hikayesinden çok daha fazlası; ırk ve toplumsal kültürlerle ilgili keskin gözlemlerle dolu; cinsiyet eşitsizliği, ırkçılık gibi konuları can yakıcı ama okuru sömürmeyen bir dürüstlükle anlatan bir roman.

13 senedir Amerika’da yaşayan Ifemelu’nun yanında başlıyor hikaye. 13 senenin sonunda başından türlü işler geçmiş, “Daha iyi bir yaşam ve olanaklar” için göç ettiği Amerika’da sürünmekle başlayan yolculuğu Ivy League üyesi üniversitelerin birinde öğretim üyeliğine, Amerikan vatandaşlığına varmış. Çocukluk aşkı Obinze ise İngiltere’ye gitmiş, ama orada kalmak için çabalasa da işleri yolunda gitmemiş ve Nijerya’ya geri dönmüş.  

İki genç sevgili, Nijerya’dan daha iyi imkanlar ve fırsatlar için çıktıkları göç yollarının bir nevi masumiyet yitimi olacağının farkında olamıyor. İfemelu, uçaktan yabancı ülkeye indiği anda “Zenci” oluverdiğini söyler hikayenin bir yerinde. 

Amerika’da ırkınızın ne olduğuna siz karar veremezsiniz.  Buna sizin adınıza karar verilir. Bugünkü görünümü ile Barack Obama bundan elli yıl önce otobüsün arkasında oturmak zorunda kalırdı. Bugün herhangi bir siyah suç işlerse, Barack Obama bu profile uyduğu için yolda durdurulup sorgulanabilir. Peki profili nedir? “Siyah Adam.”

Beyazlara göre yalnızca “siyah adam” olan ırkların kendi aralarındaki hiyerarşi ve ayrımlarına dair bir tanıtım sunuyor Adichie. Siyah Adam, kendi içinde tür tür, ırk ırk ve renk renk. Jamaikalılardan nefret eden Afrikalılara, kendilerini diğer siyahilerden daha açık tenli gören Etiopyalılara, kuşaklardır Amerika’da olan siyahilerin dışarıdan gelenlere karşı küçümser, yabancılar tutumununa kadar pek çok şaşırtıcı konuya değiniyor kitap. Yaşadığım Avrupa ülkesinde doldurduğum her formda etnik köken kutucuklarında kendimi huzursuzca “White – Other”a sığdıran biri olarak Siyahilere gerçekten çok yüzeysel baktığımı hissedip utandım Amerikana’yı okurken. Hepimiz göçmeniz de, teni koyu renkliler biraz daha göçmenmiş. 

Göçmenlik 101

İfemelu Amerika’da tutunmaya çalıştığı sıralarda yaşadıkları hiç kolay değildir. Parasız kalır, aç kalır, kendinden hiç beklemediği, onu Obinze’den bile koparacak ödünler verir, ama yine de ayakta kalmayı başarır.

Her gün mutfak masasında bir mektup buluyordu; zarfın içinden okul faturası ve büyük harflerle yazılı şu uyarı çıkıyordu: ÖDEMENİZ BU BİLDİRİMİN ALTINDA BELİRTİLEN TARİHE DEK YAPILMADIĞI TAKDİRDE KAYDINIZ DONDURULACAKTIR.

Onu korkutan, sözcüklerden ziyade bu büyük harflerin kalınlığıydı. Neler olabileceğinden kaygılıydı; belirsiz ama sürekli var olan bir kaygı. Polisin okul harcını ödemediği için onu tutuklayacağını düşünmüyordu ama Amerika’da okul harçları ödenmediğinde ne oluyordu?

Obinze ise İngiltere’de çile çekmektedir. Çalışma izni olmadığı halde kaçak çalışır, ülkede kalabilmek için her yolu dener.

… haftalarca ona “amele” diyen beyaz şoförlerin yanında oturdu; gürültüyle, baretlerle dolu sonu gelmez inşaat sahalarında yardım almadan ve takdir görmeden yüksek merdivenlere tırmanıp kereste taşıdı. Şirket aracına hakim olan o sessizlik ve beyazların “amele” deyişinde Obinze şoförlerin nefretini hissediyordu. Bir keresinde, ayağı takılıp da topallayarak kamyona dönmek zorunda kalacak kadar sert bir şekilde yere düşünce, şoför depodaki diğer çalışanlara, “Asfaltla aynı renk olduğundan yere kapaklanıyor,” dedi. Adamlar güldüler. Düşmanca tavırları canını yakıyordu ama fazla değil; onun için önemli olan saatte dört pound kazanması ve fazla mesai ücreti almasıydı…

Göçmenlik heyecan verici bir deneyim de olabilir, bir kabus da. Türkiye’den İngiltere’ye göçmüş bir teknoloji çalışanı olarak ben İfem ve Obinze’nin yaşadıklarını yaşamadığım için şanslıyım, ama İngiltere’de karşılaştığım pek çok Türkiyeli, onların ayak izlerini takip etmiş gibiydi. Onların “ne pahasına olursa olsun” geldikleri bu yabancı ülkede tutunmayı seçtiğini anlatan öykülerini dinledim çünkü.

Liberal elit olarak tanımlayabileceğimiz bir grupla akşam yemeğine oturan Obinze’nin, masadaki  diğer insanların onun yabancı bir ülkede tutunma inadına yabancılıklarını anlatan bu aşağıdaki satırlar, senelerdir süren mülteci krizinde Suriyeli göçmenlerin arasına karışıp canları pahasına kuzey ülkelerine ulaşmaya çalışan binlerce Afrikalı ve Asyalı hakkında düşünmeye sevk ediyor insanı:

Alexa ve diğer konuklar, hatta belki de Georgina bile savaştan, insanların ruhunu ezen yoksulluktan kaçmayı anlıyorlardı; ama seçeneksiz kalmanın ezici ağırlığından kaçma gereksinimini anlayamazlardı. Onun gibi iyi yetiştirilmiş ama tatminsizlik çamuruna saplanmış, çocukluğundan beri başka bir yere taşınma hedefine koşullanmış, en baştan beri gerçek yaşamların o başka yerde yaşandığına ikna olmuş kişilerin gitmek için tehlikeli, yasadışı şeyler yapmaya nasıl kararlı olduklarını anlayamazlardı; aç kalmış, tecavüze uğramış ya da köyleri yanmış olduğu için değil, sadece seçeneğe ve kesinliğie aç kaldıkları için.

İfemelu Amerikalı siyahilerden oluşan dost meclisinde, aslında onların sürüsüne ait olmayan bir Afrikalı olduğunun ayrımına vardığında  ya da Obinze aynı yerde çalıştıkları halde kendisi ile konuşmaktan kaçınan, ona arkadaşça davranmayan zenci kadının bir Polonyalı ile dostluğuna şahit olduğunda aynı kalp kırıklığını yaşar. Nereye gidersen git, ayrımcılıktan kaçış yok. Senin gibi olmayanların ayrımcılığına hazırsındır, beklediğin bir darbedir bu. Ama senin gibi olanların arasındaki  bir ayrımcılık çok daha can yakıcıdır, öteki olmadığına inandığın bir yerde ötekileştirilmek daha büyük hasar verir insana.

Üçüncü dünya ülkelerinin kaderi…

Kitabı okurken kendi bilgisizliğime canım sıkıldı, kafamdaki Nijerya imgesinin nasıl da yüzeysel, tek boyutlu, önyargılı olduğuna hayret ettim. Nijeryalıların bize bu kadar benzediğini düşünememiştim. Adichie’nin anlatımına göre, kalburüstü kesiminin tutkulu bir “muasır medeniyet” hayranlığına sahip olduğu, halk arasında gelir uçurumu olan, aklı başında eğitimli insanların göç etmeye çalıştığı, yolsuzluklar ve askeri darbeler olmasa çiçek gibi olabilecek, gelişmekte olan bir ülke Nijerya. Size de tanıdık geldi mi?

“Biliyorsun, yalakalık üzerine kurulu bir ekonomide yaşıyoruz. Bu ülkedeki en büyük sorun yolsuzluk. Olması gereken yerde olmayan bir yığın kaliteli insan var çünkü kimseye yalakalık etmiyor ya da kime yalakalık edeceklerini, hatta nasıl yalakalık edileceğini bile bilmiyorlar. Ben doğru kişiye yalakalık ettiğim için şanslıyım.”

Tanınmış zengin bir ailenin üyesi Bayan Akin-Cole’un, Obinze’nin karısına Fransız okullarını tavsiye ettiği kısmı okurken çok eğlendim:

“Çocuğun nasıl? Okula başladı mı?” diye sordu Bayan Akin-Cole. “Onu Fransız okuluna yollamalısın. Çok iyiler, çok disiplinliler. Tabii ki dersleri Fransızca veriyorlar ama evde zaten İngilizce öğrendiğine göre, çocuğun bir başka medeni dil öğrenmesi kesinlikle iyi olacaktır.”

Fransız – İngiliz -Alman okullarının doğal prestije sahip olduğu, panjurların bile daha kaliteli gözükmek için İtalyan oluverdiği canım ülkemden insan manzaraları okur gibi hissettim kendimi kitabın Nijerya kısımlarında. Üçüncü dünya ülkelerinin kaderi daha gelişmiş ülkelere imrenmek. Vatandaşlarının kaderiyse daha iyi iş, daha iyi imkanlar, veya bazen de sadece ayrımcılığa ve nefrete maruz kalmadan insan gibi yaşama umudu ile yabancı diyarlara göç etmek.

Saç meselesi…

Yabancı ülkelerde siyahilerin ayrı kuaförleri oluyor, sanırım kendi içlerinde de Jamaikalı veya Afrikalı stilleri olarak ayrılan bu saç salonları, özellikle siyahi kadınların saçlarını örme/düzleştirme işlerine giriştikleri yerler. Kitabın başlarında oldukça eğlenceli bir kuaför kısmı var. Kuaför salonları her yerde aynı… Ani ve gereksiz bir samimiyet, kırılgan bir içli-dışlılık hali. Birinin saçını yapmak veya tüylerini yolmak için onunla bu huzursuzluğu muhakkak yaşamak gerekiyor demek ki.

Kitap kulübümüzde Afrikalı iş arkadaşının saçını ördürdükten sonra yaşadığı korkunç kafa ağrısından dolayı gece uyuyabilmek için avuç avuç ağrı kesici içtiğini, ağrının birkaç gece geçmediğini ve iş yerinde de ‘of başım’ diye gezdiğini anlattı birisi. Buna tabii ki tamamı kadınlardan oluşan bir grup olarak şaşırmadık. Kadınların güzelleşmek uğruna çekemeyeceği çile yok, ama siyahi kadınların o güzel saç modelleri uğruna bu sıkıntıları çektiğini hiç hayal edemezdim doğrusu.

İyi okumalar…
Amerikana, Chimama Ngozi Adichie

Can Yayınları, Baskı Yılı 2016, Sayfa sayısı 640

COMMENTS

WORDPRESS: 0